ışığa yükselen
Her şey yaşamanın dayanılmaz çekiciliğinin zaferine kadar böyle sürecek/ışıkta yürümeyi öğrenene kadar karanlıkta kalacak yüzümüz/ve sonra bir kurşun gibi eriyip umut/yeniden dolduracak kalıbını Sonsuzluğa koşan atların toynaklarından dökülecek nal sesleri yüzümüze...Son yazılar
- havva
- karalamalar
- denize düş salanlar.
- DENİZE DÜŞ SALANLAR ( Giriş Yerine )
- Habersiz Düş şiirleri
- sarıl düşlerine
- ben/ izi
- benden vazgeçemezsin
- Gün Kaçıkları
- Sığınmacı sevdalarda Hürriyet
Kategoriler
Son yorumlar
havva
Zeynep
Gözlerinde çocuklara özgü masumane göz yaşı vardı. İçinden gelen duygu seline dur diyemiyordu. Kalbi binbir parçaya bölünmüştü, her kırık ayrı bir noktayı işaret ediyordu. Akan kan damlaları okyanuslara eşdeğerdi. Yaralarına batan kılıç darbesi hüzünlerdi.. Ağaçlar göklere uzanmaktaydı. Görkemli ve heybetli olan yeşil dünyanın devlerin güçlerinden güç kazanmak arzusuyla onlara uzun uzun bakındı. Yardımsever olmadıklarını anlamıştı. Göz yaşlarını elleriyle sildi. Bir ağacın gövdesine sırtını dayayarak oturdu. Sonsuzluğa doğru giden mavi gözlerinin kapakları kapandı. Uyumak ve uyandığında her şeyin eski halinde olduğunu görmek istiyordu. Yaşamın içinde geçen anların kabus olduğunu görmek istiyordu. Kendini cimciklemekten kaçındı. Bilinç altından bir ses her şey doğal akışında yaşanmıştır, diyordu. Onu dinlemek hatta duymak istemiyordu.
Aniden bir hayal belirdi. Gözlerine inanamıyordu.
“Uyu yavrucuğum, ben seni beklerim” dedi. Omuzları çökük, saçları dökük aksakallı dedesiydi. Gülümsedi ve sarıldı.
“Seni çok özledim.” dedi.
Dedesi aynı sevecenlikle saçlarını okşayarak;
“Bak yanındayım. Artık üzülmene gerek yok” dedi.
Küçük kız;
“Uykum kaçtı dede. Eskisi gibi yürüyelim mi?” dedi.
“Olur, yavrucuğum” dedi yaşlı adam.
Dedesinin anlatacağı yeni şeyler olmalıydı. Ona kuşların nasıl uçtuğunu öğreten o değil miydi? Dedesinin elini sıkı sıkı tutuyordu. Hafızası ise geçmişten bir günü anımsatmıştı.
O gün dedesiyle çıktıkları orman gezisinde uçan kuşlara bakarak;
“Dede bu kuşlar nereye gidiyor?” demişti.
Sürü halinde uçmaya hazırlanan kuşlar kayalıkların üzerinde sıralı bir şekilde durmaktaydı. Hiçbiri düzeni bozacak harekette bulunmuyordu. Meraklı gözlerle uzun uzun bakmıştı.
“ Kızım onlar sıcak memleketlere uçacaklar. Sonbahara doğru göç hazırlıkları yaparlar” demişti.
Küçük kız kuşların insanlar gibi planlı hareket etmesini yadırgamıştı. Dede gülümseyerek;
“Kızım onlar da birer canlı. Senin gibi besleniyor, hareket ediyor ve nefes alıyor. Onların da kalbi var.” Dediğinde küçük kızın aklına günler önce yaramaz çocuklar tarafından vurulan kuş gelmişti. Evin avlusunda bulduğu kuşun sıcak vucudu günler sonra buz gibi olmuştu. Aldığında kalp atışlarını hissetmiş ve kendi kalbi gibi ama birazcık yavaş çarptığını anımsamıştı. Saklamıştı günlerce yaralı kuşu… Önce tedavi etmek istemiş ama ölümüne engel olamamıştı. Bir hafta sonra evde büyük bir kıyamet kopmuştu. Annesi avazı çıktığı kadar bağırıyor, Zeynep kaçacak delik arıyordu.
“Ben sana bulduğun her hayvanı koynuna almayı mı öğrettim” diyen annenin sesine dedesi merhem olup susturmuştu.
“Tamam ben hallederim. Sen ver o kuşu bana…” diyerek kuşu aldığı gibi çıkmıştı evden. Zeynep ağılın bir köşesine sinmiş annesinin sinirinin geçmesini bekliyordu. Küçük kızı bulacağı yeri biliyordu. Usulca ağılın kapısını araladı. Zeynep’in yüreği hoplamaya başlamıştı. Annesinin saklandığı yeri bulma ihtimali ürkmesine nedendi. Sürekli kaçtığı yer burası ve onu koruyan koyunlardı. Ama bugün otlamaya çıkmışlardı her zamankinden erken…Dedesini görünce rahatladı.
“Yavrucuğum” diyordu.
Dedesinin arkasında annesinin gölgesini aradı. İçi rahatlayınca ortaya çıkmaya karar verdi. Ortalık sakin ve annesinin sopası şimdilik uzaklardaydı.
“buradayım diyerek ayağa kalktı.
Dede gülümseyerek;
“Seni burada bulacağımı biliyordum.” Dedi. Küçük kıza doğru yaklaştı.
Zeynep dedesinin yüzüne bakıyor; kızgınlık ifadesi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.
“Kızım; bu hayvanla kaç gündür birlikte uyuyorsun.” Diyerek avuçlarındaki kuşu gösterdi.
Zeynep ilk kez hayvanın pis koktuğunu algılamıştı. Oysaki hergün sabunlu suyla yıkıyordu hayvanı.
“on gün kadar” dedi ince ses tonuyla…
“Hem kendine hem de bu hayvana zarar verdin” dedi dede…
Zeynep şaşkındı. İyi niyetle bir hayvana sahip çıkmıştı.
“Gel birlikte bahçeye çıkıp yürüyelim. Ben sana anlatayım” dedi dedesi..
Birlikte zeytinliklerin arasından kayalıklara doğru yürüdüler. Denize doğru oturdular. Dede küçük kıza sarılarak;
“Bak kızım;biz ölülerimizi gömeriz. Çünkü kokmaları hem bize hemde onlara zarar verir.”
“Evet, dede…Ama neden koktuklarını anlamıyorum.” Dedi Zeynep
Dede biraz düşündükten sonra;
“Kızım bizim evimizde insan olmasa ışıklarımız yanar mı? Hatta tarlalarımızı bakmazsak ürün verir mi?”
“Vemez”
“Çirkin bir görüntü oluşur. Bir süre sonra ev virane bir hal alır. Ölen canlılar da böyle… Çalışmaz organları. Böylece deriden başlayarak çürüme oluşur. Çürümeyle birlikte kokuşma. Aynen meyvelerin çürümesi gibi. Ama bunları yapan küçük canlılardır. Bizlerin gözleriyle göremediği mikroplar. Bak grip olduğunda seni hasta eden bir canlının vücudunu istila ettiğini bilirsin ama onu göremezsin” dedi ve küçük kızın gözlerine baktı.
“Tamam dede…”
“Şimdi bu hayvan öldüyse onun gömülmesi gerekir. Aksi taktirde hem sana hastalık bulaştırır. Aynı zamanda yazık değil mi? Ölüye yapılan saygısızlık…Ama onun daha önemli görevleri var” dedi.
“Görevleri mi”
“Evet; Şimdi bu kuşumuzu istersen gömelim. Orada anlatayım sana”
Zeynep başını sallamış ve birlikte kuş için uygun mezar aramaya başlamışlardı.
“İşte burası” dede.
“Güzel bir seçim”
“Gelen gemileri de görebilir.”
Odun parçasıyla toprağı kazmaya başlamışlardı. Kuşun sığacağı kadar büyüklükte bir çukur oluşunca;
“Tamam kızım. Şimdi kuşumuzu buraya gömelim.” Dedi.
Toprağı kuşun üzerine itina ile örttükten sonra;
“Şimdi kuşumuz burada çürüyecek. Onun çürümesiyle toprakta yaşayan başka canlılar hayat bulacak. Mesela bir bitki ondan arta kalanlarla filizlenecek.” Dedi.
“Dede nasıl oluyor.”
“Buna parçalanma diyoruz. Nasıl ki bizler yaşamak için başka canlılarla beslenmek zorundaysak, bazı canlıların yaşaması da ölen canlılar için gerekli. Dünya için gerekli. Eğer ben sana bu dünyayı bırakmazsam sende torunlarına bırakamazsın”
“Anladım” dede…Ama Zeynep’in kafası karışmıştı.
İşte şimdi o günleri dün gibi anımsıyordu. Hayvanat bahçesine gittikleri gün geldi aklına…
“Dede neden biz atları besleyebildiğimiz halde zebraları besleyemiyoruz.” Demişti
“Kızım bazı hayvanların evcilleştirilmeleri zordur. Bu onların beslenme durumuna, tehlikeli olmalarına, tedirginliklerine bağlı olarak değişir.”
“Nasıl?”
Dede gülerek;
“ Yavrucum zebra, gergedan ve geyiklerin beslenmesi zordur. Onların gıdasını temin edebilmek bir yana; tehlikeli olmaları da buna etken… hareketlerinin kısıtlanmasını istemeyen bu durumda asabileşen ve bakıcısına zorluk çıkaran hatta öldürebilir.”
“Anladım”
“Dahası var. At sürüsünün yaşam tarzı bizlerle yaşamalarına olanaklı.”
Zeynep şaşkın bakışlarla dedesini süzdükten sonra;
“Cana yakın oldukları için”
“Hayır. Yaban hayatında atlar sürü halinde yaşar. Önde kıdemli kısrak, onun arkasında daha az kıdemli kısrak ve en arkada aygır bulunur. Bu sıralamaya uygun olarak her kısrağın ardında genç olandan ergin olana doğru taylar sıralanır.”
“Kısrak”
“Ah kuzum. Şöyle anlatayım. Atın dişisine yani anne olanına kısrak erkek olanına aygır denir.”
“Anladım yavrularına da tay deniyor.”
“Peki sana bir soru sorayım mı?”
“Sor dede”
“Neden taylar küçükten büyüğe doğru sıralanmıştır?”
“Çok kolay. Genç olanın anneye daha yakın olması gerekir.”
“Aferin sana”
“Dede”
“Efendim”
“Bu atların hayatı bizimkine çok benziyor. Mesela annem hep önümüzde bize yol gösterir. Babam bizi korur. Kardeşim annemle daha çok zaman geçirir. O küçük olduğu için derdini anlatamaz benim gibi…”
“Doğru”
“Ama sen bana hep canlıları sevmek gerektiğini söylersin. Onlara değer vermenin en iyi davranış olduğunu anlatırsın. Bizler atları neden yaşadıkları yerlerden ailelerinden koparıp; koşturuyor ve onların kazanmasından para kazanıyoruz?”
“Ne güzel soru kızım. Ama inan ki birçok insan bunun cevabını merak etmiş ve araştırmış. Sanırım biz insanlar çok hırslı ve benciliz. Yani kendimizden başkasını önemsemiyoruz.”
“Hayır… Ben hayvanlara iyi davranacağım. Onları at yarışlarında koşturmayacağım, tarla sürdürmeyeceğim, onları kendi ihtiyaçlarım için öldürmeyeceğim. Asla hapsetmeyeceğim…”
“Ne güzel yavrum? Ama bak koyunları kapatıyoruz. Buna ne diyeceksin?”
“Ama onlar tek değil ki?”
“Yavrucuğum. Bu dünyada her canlı diğerine muhtaçtır. Ancak insan sınırını aşıyor. Bazen gereksiz saçma ihtiyaçlar ortaya çıkarıp; diğerlerinin soyunu tüketiyor. Bak bitkiler olmak zorunda…Çünkü hayvanlar ve bizler onlarla besleniriz. Ayrıca aldığımız nefes onların eseri olan oksijendir.”
“Biliyorum, okulda fen öğretmeni söylemişti. Bitkiler fotosentez yapıp, bize besin ve oksijen üretirmiş. Bizde burun ile ciğerlerimize çekiyoruz.”
“Evet yavrum.”
Hayvanat bahçesinde ilk defa gördüğü hayvanlara takıldı gözleri. Aslanların büyük kediler olduklarını kanıtlamıştı. Zebralar, maymunlar, papağanlar, kurtlar, yılanlar, filler, ayılar… Hepsi onun için bambaşka bir dünyaya açılan kapıydı.
Dedesinin kolunda yürürken onunla geçirdiği günler akıp geçiyordu benliğinden… Dedesindeki sessizlik korkutuyordu. Dakikalarca yürüdükleri halde konuşmuyor ileriye bakıyordu. Zeynep ona ayak uydurmuş anılarıyla can sıkıntısını gidermeye çalışıyordu. Biliyordu ki dedesi sustuğu dakika ona soru sorulmazdı. Sevecen dedesi arasıra takılıp kalıyordu. Ninesini özlediğini düşündü.
Nenesini tanımamıştı. Doğmadan önce ölmüştü. Resimlerde görmüştü güleç yüzlü ninesini…Dedesinin koluna girmiş sultan ana kimbilir ne kadar iyiydi. Arasıra annesinden cılız sesler çıkıyor olsada dedesi her zaman gözyaşları içinde anıyordu. Annesinin “otorite kurmaya bayılan bir kadındı” sözleri kızgınlık ve kıskançlık içerir gibiydi.
“Babam annesine düşkün olduğu için” dedi. Sonra susması gerektiğini kendine telkin etmeye çalıştı. Her kadın eşini kıskanır sözlerini aile toplantılarından hatırlıyordu. Kıskançlık duygusunun ne olduğunu bir türlü çözememişti. Birgün dedesine “Kıskançlık nedir?” demişti.
Dedesi her zamanki tebessümü ile;
“İnsanlar bazen birbirlerini çekemezler. Kendilerinin sahip olmadığı nesnelere sahip olanlara imrenerek bakarlar.” Demişti
Zeynep biraz düşündükten sonra;
“Anladım. Bizim okulda Ayşe vardı. Onun evine gitmiştik. Odası çok güzeldi, bilgisayarı bile vardı.”
“yani”
“Onu çok kıskandım.” Dedi.
“Kızım sonra ne oldu?”
“Konuşmadım bir daha…Ama tek ben değil. Bütün sınıf onu oyunlarımıza almadık. Bize istediğiniz zaman gelin bilgisayarda oyun oynarız demişti. Kendini beğenmiş ne olacak?”
“Kızım çok yanlış davranmışsın. İçindeki kıskançlık arkadaşının iyi niyetle yapmış olduğu teklifi doğru değerlendirmeni önlemiş.” Dedi.
İçinde garip bir hüzün oluşmuştu. Arkadaşından özür dilemek için kendine söz vermişti.
“Annem neden kıskanıyor” deyivermişti ardından…
Yaşlı adam şaşırarak;
“Nereden çıkardın bunu” demişti.
“Dedecim annem ninemi çekemiyor. Öldüğü halde hala arkasından konuşuyor. Sen çok seviyorsun, annem sevmiyor” demişti.
Dedesinin yüzünde anlaşılmayan ifade vardı. Üzüldüğünü anlamıştı. Söylediği sözler için kendini suçlamaya başlamıştı. Hayatta üzmek istemediği yegane insandı. Bilhassa kardeşi doğduktan sonra annesinin ilgisinin azaldığını düşünmeye başlamıştı.
Bu düşünceler zihninde yinelenirken halen dedesiyle yürüyorlardı. Nereye gittiklerini merak ediyor, ama soramıyordu.
Söylediği sözlerden sonra dedesinin içine kapandığını eskisi gibi gülmediğini anlamıştı. Annesi ninesini sevseydi, bunlar olmayacaktı. Dedesi eskisi gibi gülümseyecek ve her şeyden sakınacaktı onu…
“Artık dedem beni sevmiyor” diye düşünmüştü. Birgün dedesi çantasını toparlayıp gitmişti. Şehirdeki halasının yanında kalacaktı. O günden sonra annesine düşman gözlerle baktı. Hatta birgün;
“Dedem senin yüzünden gitti. Beni sevmiyorsun, dedemi de istemedin” diyerek kaçmıştı. Annesi eskisine oranla daha durgun hatta kendisine bağırmıyordu. Neden değiştiğini merak ediyordu.
Birden dedesi onun elini bırakıp uzaklaştı. Gitme dede diyerek bağırdığı sırada kolu sert bir şeye çarptı. Ne olduğunu bakmak için gözlerini açtı. Uyumuş olduğunu anladı. Dedesi bir daha gelmeyecekti. Onu çok özlüyorum diye söylendi. Akşam olmak üzereydi, eve gitmeyecekti. Verdiği karardan dönmeyecekti. Nerede sabahlayacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. Etrafına bakındığında ağaçlar görkemiyle yükseliyordu. Önündeki ağaca baktı “Kestane” dedi. Dedesi ona ağaçları ve özelliklerini anlatmıştı.
“Kızım bazı ağaçlar kışın yapraklarını dökerler. Ama bir kısmı yaz kış yeşildir.” demişti.
Sonra yapraklarını dökmeyen ağaçların diğerlerinden farklı yönleri olduğunu gözlemlemişti.
Çoğunlukla iğne şeklinde yapraklara sahiplerdi. Çoğunun kozalak oluşturduğunu anlamıştı. Kozalak’ın ne olduğunu birgün ayağına takılan nesneyi alıp dedesinin yanına koştuğunu anımsadı.
“Dede bak fıstık buldum. Bunun içinden nasıl çıkaracağız” dediğinde kahkahayı basan dedesi elindeki kozalağı alıp;
“Uğraşalım bakalım. Belki buluruz fıstığı. Ama olmayan şey bulunur mu?” dediğinde
“Bu fıstık değilse”
“Kızım kozalak. Ama her zaman içinde fıstığına ulaşamayız. ” diyen dedesinin yüzüne anlamsız bir bakış atmıştı.
Onun için yepyeni ve diğerlerinden farklı bir şeydi. Ama bu şeyin hangişey olduğunu bilmiyordu. Birkaç yıldır onlarca şeyin ardına takılmış, yol göstericisi ise gülümseyen bir yüzdü. O yüzü artık göremeyecekti. Ona kozalağı tanıtan ve görevlerini anlatan yaşlı bilge yoktu.
“Bu fıstık değerlidir. Bizler bunları tatlılarda kullanırız. Ama kozalağın asıl işlevi yeni bir ağacın oluşmasını sağlamaktır”
“Yaa…”
“Bu kozalaklar toprağa düşer. Çimlenerek fidan ve ağaç olurlar. Ama bunu hemen gözlemleyemeyiz. İstersen sana çimlenmeyi gösterebilirim.” Dedi.
“Çok isterim.”
Birlikte eve gitmişler. Gizlice annesinin kilerinden fasülye tanelerini çalmışlardı. O zamanlar dedesinin bu işi oyun haline getirdiğini anlayamamıştı. Yoksa annesi iki tane fasülyeye kızacak değildi.
Islak pamuk içerisine yerleştirdikleri fasülye tanelerinin yarılarak bir hafta içinde çimlendiğini gördüğünde gözlerine inanamamıştı. Daha sonra okulda fen öğretmeni anlatırken ben biliyorum” diyerek fırlamış ve aferin aldığında gururlanmıştı. Dedesine komşunun bahçesinden gelirken gül koparıp teşekkür etmek istediğinde;
“Bu gülü nereden aldın?”
“Hasan amcanın bahçesinden kopardım”
“İzin aldın mı?”
“Hayır.”
Dedesinin yüz ifadesinden kızdığını anlamıştı ama neden kızdığını bilmiyordu.
“Sen hırsızlık yaptın. Asla birinin malını izinsiz alma.” Dediğinde dedesinin bu davranışı garibine gitse de apar topar gidip hasan amcanın kapısını çalarak izinsiz gül aldığı için özür dilemişti.
Bu davranışına sevinen yaşlı adam bir demet gülü koparıp ona hediye ettiğinde yaptığı son davranışın daha dürüstçe olduğunu kavramıştı. Dedesinin başkasının malını almamak konusunda verdiği dersi asla unutmamıştı. Şimdi ormanın ortasında yalnız ve korku dolu yüreğiyle hem bunları düşünüyor hem de kalabileceği bir yer arıyordu. Aklına köyden Ali Çavuş’un ot koyduğu yer geldi. Adam otu dolduruyor ve kamyonla buradan çiftliğine götürüyordu. Şu sıralar boş olmalıydı. Hemen ormanın öteki ucunda olduğunu biliyordu. Adımlarını hızlandırdı, kurtlar bağırmaya başlamadan gitmeliydi. Bunun için Ali Çavuş’dan izin alamam diyordu. Daha sonra kaldığımı söylersem bir şey demez ki diyerek içini rahatlattı.
“Ne olursa olsun eve gitmeyeceğim. Annemler oğullarıyla daha mutlu” diyordu. Yolun sonunda merek denilen otluğa gelmişti. Kapısını zorladığında açılıverdi. İçeri girdiğinde gayet rahat olduğunu görünce sevindi. Ama karnı acıkmıştı.
“Karnımı doyurabilsem” dedi. Sabaha kadar idare etmekten başka yapabileceği bir şey yoktu.
Gökyüzüne dikti gözlerini. Ay hilal görünümündeydi. Biliyordu bunun ne demek olduğunu. Her ayın ilk haftasında ay bu şekilde olurdu. Birgün dedesine takıldığı bir soruyu sormuştu. Yazın öğretmeninin verdiği test kitabından annesinin kontrolünde istemeyerek olsada sorularla bakışıyordu. Annesi yaklaştığında soruları çözüyormuş gibi yapıyor, onun ilgisi azaldığında kitapdan kafasını kaldırıyordu. İşte o dakikalarda bir soru dikkatini çekmişti. “Bayrağımızdaki hilalin tersi ayın hangi iki hali arasında kalır?” diyordu. Zihninde bayrağı canlandırdı. Sonrada tersini kağıda çizdi. Öğretmenin dersde anlattığı bu konuyu hatırlayamıyordu. O dakika kitapla birlikte kitap okuyan dedesinin yanına gitmiş,
“Dedeciğim şu soruya bakar mısın?” demişti.
Dede soruyu okuduğunda;
“Gel yavrucuğum” dedi.
Birlikte avludan bahçeye çıktılar. Dedesini takip ediyordu.
“Kızım gökyüzüne bak.”
“Dolunay bu” dedi.
“Ayın hallerini bana söyle bakalım”
“Yeniay yani hilal, ilk dördün, dolunay, son dördün”
Verdiği yanıttan emindi. Dedesi;
“O zaman gel sana bunları ayrıntılı olarak anlatayım ister misin?”dedi.
“Çok sevinirim”
“Dünyamız güneş sisteminde bulunan gezegendir. Kendi ekseni etrafında döndüğü gibi güneşin etrafında da döner. Dünya, Güneş etrafındaki 1 dönme hareketini 365 gün 6 günde tamamlar. Bu süreye 1 yıl denir.”
“Evet bunları biliyorum.”
“Güzel”
“Dünyamız bulunduğu yörüngede eğimli olduğu için gece ve gündüz uzunlukları eşit değildir.”
“Dede bunu anlayamamıştım. Eğik olduğu için dünyadaki heryer aynı şekilde gün ışığından eşit yararlanmıyor.”
“Doğru kızım. Hatta kutup bölgelerinde altı aya yakın gece altı aya yakın gündüzdür. Bazı bölgelerde bu süre kutuplardan ekvatora doğru inildikçe azalır.”
“Güneş etrafında batıdan doğuya doğru dönüyor” diyerek dedesinin gözünde kendini yüceltmeye çalışıyordu.
Bu sözleri yaşlı adamı mutlu etmişti.
“Dünya'nın çeşitli yerleri, çeşitli zamanlarda güneş ışınlarını değişik açılarla alırlar. Böylece ortaya çıkan farklı ısınma nedeniyle mevsimler oluşur.” Diyerek Zeynep bilgisini sınamaya devam ediyordu.
“Aferin kızım. Yinede sana başka bir örnek vereyim. Düşün bir nesnenin etrafında dönüyorsun. Aynı zamanda kendi ekseninde de bir dönüş yapıyorsun. Bu durumda gördüğün şey sabit midir?”
“Elbette değil. Çünkü bazen o nesneye sırtım dönük olacağından dolayı göremem.”
“İşte kızım. O nesneyi göremediğin vakitler gibi dünya da kendi etrafında dönerken güneşe sırtını döner ve onu göremez. Böylece o bölgeler gece olur. Dünya'nın kendi ekseni etrafındaki batıdan doğuya doğru bir tam dönüşü 24 saatte tamamlanır. Buna bir gün denir. “
“Gece ve gündüz süreleri her zaman birbirine eşit değildir. Yaz aylarında gündüzler uzun, kış aylarında ise geceler uzundur. 21 Mart ve 23 Eylül günlerinde gece ile gündüz zamanları eşittir.”
“Anladım dedeciğim.”
Gözleri aya takılmış vaziyette dedesini dinliyordu.
“mevsimlerin durumuna gelecek olursak, az önce söylediğim gibi bir yıl içinde mevsimlerin birbirini izlemesi, kutuplar ekseninin yörünge düzlemine eğik olmasından ileri gelmektedir. Eğer bu eğiklik olmasaydı Dünya Güneş ışınlarını hep aynı şekilde alacak, yani Ekvator'a daima dik, kutuplara ise daima çok eğik gelecekti. Bu yüzden de mevsimler olmayacaktı.
Zeynep tüm dikkatini ona vermişti artık.
“21 Haziranda Güneş ekvatorun kuzeyindeki Yengeç Dönencesine tam dik gelir. Bu tarihte Kuzey Yarımkürede yaz, Güney Yarımkürede kış hüküm sürmektedir.”
Zeynep kendi yarım kürelerinde yaz mevsiminin 21 haziranda başladığını öğrenmiş oluyordu.
“23 Eylülde Güneş ışınları bu kez Ekvatora dik gelir. Bu tarihte Güney Yarımkürede ilkbahar, Kuzey Yarımkürede sonbahar başlamıştır.”
“Öğretmenimiz şeklini tahtaya çizmişti.”
“benim kızım akıllıdır. İstersen devam edelim.”
“Olur dedecim. Senden dinlemek daha güzel”
“21 aralıkta Güneş ışınları ekvatorun 23°27' güneyindeki Oğlak Dönencesine tam dik gelir. Bu sırada Güney Yarımkürede yaz, Kuzey Yarımkürede kış hüküm sürer.” Diyerek devam etti. Zeynep’in gözlerinde şaşkınlık yoktu. Var olanı pekiştiren tavırlarıyla dinlemeyi dercih ediyordu.
“Güneş ışınları bundan sonra tekrar kuzeye doğru çıkmaya başlar ve 21 Martta yine Ekvatora tam dik gelir. Bu tarihte Güney Yarımkürede sonbahar, Kuzey Yarımkürede ilkbahar başlar. Ayrıca Dünya bu hareketi sırasında 2 Ocakta Güneş'e en yakın, 2 Temmuzda ise en uzaktır.”
“neden dede”
“Kızım dünya güneş etrafındaki dönüşünü bir yılda tamamlamıyor muydu? Ne demiştik Ortada güneş ve bir çizgi etrafında dönen bir dünya… Ama asla bu çizgiyi bozmuyor. Her adım aslında bir güne denk geliyorsa, en yakın pozisyonu 2 ocakda alıyor en uzakta da 2 temmuzda”
“Yani öğretmenimizin çizdiği o şekli incelemem gerekiyor.”
Dede dolunaya bakarak, asıl konumuz gözbebeğimiz olan ay, dedi. Sonrada
“Dünyanın tek uydusudur”
“evet” dedi. Zeynep…
“Gördüğün gibi çıplak gözle izleyebildiğimiz bir gökcismi…Çok öncelerden ışık kaynağı sanılmış. Ama ışık saçmaz. O güneşten aldığı ışığı yansıtan bir aracıdır.”
“Görebildiğimize göre nasıl ışık kaynağı olmaz.”
“Şuan ayda olsak, aynı soruyu yine soracaktın. Ya da atmosferin dışından dünyaya baktığımızda. Işık kaynağı olması için enerji yayması gerekir.
“Güneş gibi”
Dede başını sallayarak onu onaylamıştı.
“Ayın içinde neler var biliyor musun?”
“Bilmiyorum. Neler var? Orada insanlar yaşamıyor.
“Evet insanların yaşaması için gerekli olan koşullara sahip değil. Örneğin su ve oksijen yok. İki dakika burnunu kapat. Bu arada ağzınıda kesinlikle açma…”
Zeynep dedesinin dediklerini harfiyen uyguladıktan sonra birkaç dakika içinde kızarıp bozarmaya başladı. Sonunda burnunu ve ağzını açarak, nefes aldı.
“Anladım. Nefes almazsak yaşayamayız. Öleceğimi sandım. Nefesini tutmak çok zormuş. İçimden bir güç dışarıya doğru itti beni. Sonunda burnumu elimle tuttuğum için çıkış bulamadı ve sıktığım ağzımı açtırdı.”
“Güzel bir ifade. O dediğin karbondioksit ve dışarı çıkmak zorunda. Yoksa zehirlenirsin.”
“Dedeciğim ayda neler olduğunu söylüyordun.
“Yapısında dağlar, tepeler, ovalar, kraterler ve küller vardır. Ay yeryüzüne 384000 km. uzaklıkta, yarıçapı 1738 km olan bir uydudur. Dünyadan oldukça küçük olduğundan çekim kuvveti dünyanın çekim kuvvetinin 1/6 ' sı kadardır. Ay, kendi çevresinde, Dünya çevresinde ve Dünya ile birlikte Güneş çevresinde olmak üzere üç çeşit hareket yapar. Kendi ve Dünya çevresindeki hareketinin ikisini de yaklaşık 29,5 günde tamamladığından yeryüzünden her zaman bir yüzü gözlenir. Ayrıca her 29,5 günde bir kez gündüz, bir kez gece olur. Yani bir gündüz veya bir gece süresi yaklaşık iki haftadır.Ay'ın Dünya ile birlikte Güneş çevresindeki hareketi, 365 gün 6 saatte tamamlanır.”
“Bu kadar şeyi nasıl öğrendin.”
“Kızım sende büyüdüğünde kendinden küçüklere göre daha fazla bilgiye sahip olduğunu göreceksin. Ben senden çok önceleri dünyaya geldiğim için daha fazla yaşayıp daha fazla deneyim kazandım. Elbette öğretmenlerimin etkisini unutamam.”
“ben senin okula gittiğini bilmiyordum.”
“Gittim yavrucuğum. Bizim zamanımızda okul her şey demekti. Orada sanatçı, zıraatcı öğretmen, doktor, ressam oluyordun.”
“Ne güzel okulmuş. Bizim okullarımızda neden olunmuyor?”
“Kızım bazı şeyleri zamanla anlayacaksın. Köy enstitülerini ben sana anlatmaya kalksam”
“Köy enstitüsü” demişti. Unutmamak için yineliyordu içinden. Daha sonra öğretmene sormuştu.
Öğretmenin yüzü kızarmış ve Zeynep’in ailesini okula çağırmıştı. Zeynep kapı arasından konuşulanları dinliyordu.
“Bakın hanfendi, kızınız köy enstitülerinden bahsediyor.” Demişti öğretmen..
Annesi kızarıp bozararak;
“Yaşlı bir dedesi var. Onunla sıkça zaman geçiriyor. Sanırım onun etkisinde kaldı. Kayınpederim köy enstitüsü mezunudur.”
“Lütfen çocuğunuzun sağlıklı yetişmesini istiyorsanız, ondan uzak tutun” demişti.
Sonra dedesi gitmişti uzaklara… Annesine ve öğretmenine kızıyordu. Aya baktı yeniden… Dedem bana seni anlatırken dolunaydın. Ama şimdi hilal olmuşsun.
Karnı iyice acıkmıştı. Ama açlığını unutmanın yollarını araması gerektiğini kendine söylüyordu. Dedesi bir şeyi unutmanın yolu başka bir şeyle ilgilenmektir demişti. O da öyle yapacaktı.
Öyleyse dedesinin öğrettiği şeyleri ne kadar bildiğini sınayabilirdi. Önce;
“Ay'ın gözleyemediğimiz evresine Yeni ay denir. Bu evrede güneş ışınları ayın arkasında olduğundan ay karanlıktır. Ay'ın eğri kısmının sağa doğru olan yarım daire biçimindeki evresine ilk dördün, tamamen aydınlık ve tepsi gibi yuvarlak biçimindeki evresine Dolunay, eğri kısmının sola doğru olduğu yarım daire biçimindeki evresine ise Son dördün denir. İki dolunay veya yeni ay arasında geçen süre 29,5 gündür.” Dedikten sonra kendini alkışladı.
Sonra da
“Yeni ay evresinde Ay görülmez. Birinci (ilk) Dördün evresinde Ay, Güneş batarken gözlem yerine en yüksek noktada bulunur. Dolunay evresinde Ay, Güneş batarken doğuda gözlenir. İkinci (son) Dördün evresinde Ay, Güneş doğarken gözlem yerine en yüksek noktada bulunur.” Dedikten sonra artık başkalarına aktarabileceği bir şeyler olduğunu bilmenin hazzı ile gözlerini kapadı.
Gün ışığı gözlerini kamaştırdı. Hafiften üşüme hissi ile karnında garip bir ağrıyla kıvranmaya başladı. Bundan bir sene önce yine karın ağrısıyla kıvranmış, tuvalete yetişemeyince altına kaçırmıştı. Annesinin karşısında donup kaldığında kendini ele vermişti.
“Sen altına yaparsın ha” diyerek ayağındaki terliği ona fırlatmış, ardından banyoya sokup yıkamıştı. Hem dayak hem de sıcak suyun etkisiyle bedeni uyuşmuş bir vaziyette annesine küstüğünü göstermek için tavan arasına gizlenmişti. Dedesi kasabadan gelene dek ortada görünmemiş olmasından annesinin etkilenmediğini görünce hafiften hüzün basmıştı. Dedesinin sesini duyduğu dakika aşağı inmek için hamle yapmak istese de yine aynı karın ağrısı içinde kıvranıp, yine altına yapıvermişti. Korkusu katlanarak artmış, annesine görünmeden banyoya girmek için planlar yapmıştı. Ama kilodunu nereye atacağını düşünürken karşısında dedesi bitivermişti.
“Kızım ne yapıyorsun burada”
“Hiç”
“Duydum bugün yaramazlık yapmışsın. Annen tavan arasında tıkırtısını duydum dedi.”
Zeynep’in yüzü gülmüştü. Demek ki annesi kendisini önemsiyordu. Ama yine kızacaktı.
“hadi kızım aşağıya inelim. Herkesin başına gelir. Bazen görmediğimiz davetsiz misafirler bizleri rahatsız ederler.”
“İnemem dede.”
“Neden?”
“Yine…”
“Kaçırdın. Hemen doktora gidiyoruz.” Dedi.
Doktor kelimesini duyduğu dakika korkuya kapılmıştı. İğnelerden ve serumlardan kaçmanın bir yolunu bulmak zorunda olduğunu hisetmişti.
“Dedeciğim ben iyiyim.” Demiş.
Dede onun korkusunu anlamış olacak ki;
“O zaman birlikte seni bulunduğun durumdan kurtaralım”
“Annem kızar.”
“Ben yanındayım.”
Birlikte tavan arasından inmişler. Çekingen tavırlarla annesinin karşısına dikilmişti.
Anne;
“Yine mi” diyerek avazı çıktığı kadar bağırmıştı.
“Dur bakalım. Çocuk hasta olmasa altına neden kaçırsın. Biraz sakin ol bakalım.”
Kadın Zeynep’in kolundan çekiştirerek;
“Gel bakalım başımın belası” diyerek banyoya doğru sürüklemişti.
Dedesiyle gittiği doktor sevecen yaklaşmıştı. İlkkez doktordan korkmamıştı. İshal olduğunu söyleyen doktora bakmıştı. Ölecek miydi? Annesi sevinirdi. Baş belasından kurtulduğu için…
Önemli olmadığını söylediğinde rahatlamıştı sonrasında. İlaçlar ve bol sulu gıdalarla atlatacağını söylemişti.
Eve geldiklerinde annesinin endişeli bakışları arasında dedesi;
“İshal” demişti.
“ne olacak? Akşama kadar nerede pislik varsa orada hanım efendi.” Diyerek ağlamaya başlayan bebeğin yanına doğru yürümeye başlamıştı.
Annesinin kendisini sevmediğini düşünmeye başlamıştı yeniden… Yine ishal olmuş olabilir miydi? Bu düşünce keyfini kaçırdı. Zaten karnı açtı. Nerden çıkmıştı bu ishal…
Ormanda kuytu bir köşe bulmalı ve derdini boşaltmalıydı toprağın bağrına…Su olmadığı için temizleyemeyecekti. Annesi kesin kızardı.
“Beni bir daha göremeyeceğine göre sorun yok” dedi.
İçi rahat etmeyince ağaçlardan kopardığı yapraklarla ormanın içine doğru yürüdü. Yere çöktü, pantolununu ve iç çamaşırını aşağı çekip ayaklarını açtı. Toprağa doğru fışkıran dışkı onu rahatlatıyordu. Karnındaki ağrının etkisi azalmıştı. Yaprakla temizlendikten sonra pantolonunu çekti. Dışkıya doğru bakıp;
“Sizin yüzünüzden kıvrandım” dedi. Sonrada;
“Kesin benim göremediğim mikroplar vardır” diyerek yerden topladığı toprağı üzerine serpti. Başkalarına bulaştırmak istemediğinden hareketleri çevikti.
İşini bitirdikten sonra;
“Oh be” dedi.
Tek sıkıntısı midesinden gelen kuru gürültüye dur diyebilmekti. Planlar yapmaya başlamıştı. Görünmeden eve gidip, mutfaktan bir şeyler aşırdı
Yorum (1) |
Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı
Her zaman aynı elbiseyi giyerdi,aynı ayakkabıları,uzun eteğinden dünya savrulması rüzgar geçişleri,bir aşka dalgınca bakardı yaşlı garsonun uzattığı ince belli çay bardağına dalarak...sanki beline ;duvarlara kuşak çekerken al basmadan mintanlarda,ebruli sevdalar mevsiminin hasadına tutulmuşluktu belkide,geçmiş sevdalardan arta kalan.... Kadıköy'den ,karaköy'e geçerken,en erken bir sabahın düşünden çalarak uyanırdı,her zamanki yaşlı garsonun uzatacağı bir bardak çayın özlemini duyarak,,, her zamanki masumluk büründürdüğü güzelliğinde,aç bakışların yalnızlar rıhtımına demirlemiş gözlerinden kayarak sessizce süzülürdü,fırından yeni çıkmış simidin kendine özgü kokusunu algılayan serzenişlere doğru,,,, "hadi bu martılarda açtır şimdi,iki simit fazla alalım,onlarıda doyururuz,sabahın sessizliğine gizlenmiş bir türkü gibidir onların kanat sesleri,bir sevdadan arta kalan mırıldanmalar gibi açtırlar onlarda"""" Her zaman duymak isterken çok yakınına düşen,ama bir o kadarda uzak olan bir sesin ,mavi bir boşluğa doğru kayıp gidişini seyrederdi sessizce... "bak bu çay yeni dem,ve benden,topladığınız puanların karşılığı olarak kabul edin"diyerek uzattı ince belli bardağı yaşlı garson...gülümsüyordu,yüz hatlarına düşen çizgilerde,güngörmüş bir anılar bütünü,tam gözlerinin içine bakarak... Kadın o dalgın bakışlarını yine denizden ayırmadan,"teşekkür ederim"diyerek aldı ince belli bardağı....Yaşlı adamın yüzüne yansıyan bir düş kırıklığı sessizce uzaklaştı,belkide kuru bir teşekkürden daha fazla beklentisi vardı.... Bazen duvarlar vardır en yakın olunduğu zannedildiği anlarda,en uzak bir duruşu olan,yüzlere yakalanan gözbebeklerinden üretemeyen bir yalnızlıktır...durgun suda gök delisi bir sevdadan arta kalan .... Çocuk dalgınca;aynı kadın seyrediyordu denizi,bakışlarınadaki masumluk kadar yakınlık,bir martının yakınına düşen kanat çırpınışında,aralarında kurdukları o iççekimsel ilişkinin saf masumiyetine gizlenmişti,kadın görmüyordu çocuğu,en yakınında olmasına rağmen,çocukta kadını... Görmek için bir nedenide yoktu belkide,hiç kimsenin kimselerdden habersiz olduğu kadar yapılan bir yolculuktu "vapur yolculukları" Kızkulesinin yanından geçerken,tamyol rüzgara sırtını vermiş bir başka vapurun sesine uyandı kadın;usundan"yaşlı garson şimdi gelsede bir bardak çay daha içsem iskeleye varmadan "diye geçirdi....arar gözlerle baktı bir süre çevresine,hafiften esen poyraz rüzgarında,ürperdiğini algıladı.... Hep böyle eserdi;izmit körfezinden çınarcık burnuna doğru poyraz rüzgarı,ağustos sıcağına bir serinlik düşer,yine böyle ürpetirdi insanın içini..,geceyarısından o boğuk ve derinden gelen uğultunun sesini duyduğundada aynı ürpertiyi hissetmiş,binaların dans eden varsıllığında,yüreğinden bir yıldızın sesli ve gürültülü bir formda kayıp gittiğini hissetmişti...denizi kısaltan sonradan doldurma toprak parçasının sulara karıştığını gördüğü an sarılmıştı cep telefonuna...en yakınını arayacaktı hesapta,en fazla sevdiğinden başlamayı tercih etmişti bundan dolayı...telefondaki bir ses "aradığınız kişiye ulaşılamıyor"diye bağırıyordu...""""aradığınız kişiye ulaşılamıyooooooooorrrrrrrrrrrrrr"""""Küçük kasabada felsefe okuyan kardeşini aradı daha sonra,telefondaki ses --- abla sallandı buralar,bir kaç binada yıkıldı herkes gibi bende sokağa çıktım"dedi,sesinde korkuyla karışpık bir heyecan.. ----- tamam buralarda sallandı binalarda yıkıldı,binalar ve toprak geçti gözlerimin önünden ,ama kerim,e ulaşımıyorum,birde sen dene belki sen ulaşırsın ..diyerek kapattı telefonu... .............................................................................................................................. Geçmiş zamanlara yapılan yolculuklarda,anılar siyah yada beyaz renklerin arasından süzülen fluğ renkler gibidir çoğu zaman,yaşanlıan anların bir yerlerine takılmış plaklar gibi apansız düşüverir belleğimizin bir yerlerinden....Zamansız hüzünler yada sevinçler buruksamış acı çay tadında süzgün bir zaman diliminden sessizce yol alıverir,kederini ardına takan,kış soğuğuna buğulamış camlardan .... çııÖÖçşıÜüAaaaaaaahhhhhhh ...!o sığınmak zorunda kaldığı aciziyeti yokmudur insanın;bir mavzerin yüreğine sapladığı deli bir fişeğin kocaman yarası gibidir,hiç kabuk bağlayamacak sızılanım kadar yakın,kayıtsız kalınan yaşamak kadar zorunluluktur.... Hayata sıkıştırılmış baskılardan ,özgürlük ve aşk koymak için kaçmak...kaçmak...kaçmak...geçmişi kirli bir yaşamın içinde,ak lekeler aramak,aşık olmak istemek,kadınsan bir adama,bir adamsan kadına,,isimler sıradandır;yaşanılan bir zamanın konu mankeniysen eğer;iki nokta koyarak sıraladığın bir dizgede,ahmetler,hasanlar hüseyinler çıkmıştır karşısına,, GÜNEŞE GÜLMELERİN,SESSİZ AĞLAYIŞLARIN ANLAMI NEDİR,AŞK HANGİ YAĞMURUN MEVSİMİDİR.... Hep onsekizdir düşlerin,hasanla,hüseyinle ahmetle mehmetle,figenle esmayla çoğaltılmış isimlerde,çoğaltılmış isimlerle sevişirken,isterik olmak,zorunluluktan doğan,emeksiz ve kullanımı pragmatizme indirgenmişliktir.ama yinede farkına varmaz insan,onsekiz düşlerinden geçen yaşlanmış öykünün taze bedeninde kullanılmış biçiminin... Oooofffffff ya! ne kadarda çok örnekleri bol yaşamın malzeme bolluğundaki tanıklığını yapıyor insan.... Deselerki;güneşin doğuşunda şehirler uyanırdı,kentler kasabalar köyler,zamanlarını bekleyen aydınlıkta;yeni beklentilere umut yakan sıra beklemelerde düş satıyor....alırmıydınız:her yanda özgürlük,her sabahta :umut,iş,ekmek,aş,açlık,yoksulluk,sığınmacı mülkiyetsizlik biçareliği,,, Ben satmıyorum bütün bunları,,almak zorundada değilsiniz,nasıl olsa almışız doğan her sabahtan kendimize ait olanı... Bir zaman masalından köyler yağan bulut mevsimiydi,yağmur sığınmacı şemsiyelerde ,korunak bulamayan deli kaçkınlıkta firari,öfkeli bir zaman hırsızıydılar..., Kaçmak ;kurtulmakla eşdeğerdi bir yaşamdan başka bir yaşama tanık olmak için...mutluluk olması gerektiği yerden bir atımlık mesafedeki barut misali hercai bir arayışta,tahtıravelliye binen çocukluğundan regl olmuş delikanlı kızlar moduna geçiş faslıydı... Nasıl geçirildi bir göğün öte yüzünden,gökkuşağının çizdiği renklere ,ufuklara bakmış kalmışlığın özleme tutku serzenişleri,içgeçirişlerdeki sıradanlık kadar yoğunluk kazanan zamansızlıktı... SABAHLARI UYANAMAZDI...BAHAR SABAHLARINA ERKEN KALKAN BİR HOVARDALIK,EGEMENKEN GÜNEŞİN AL BASMADAN TENİNE,ÇİĞ DÜŞMÜŞ BİR ZAMAN ATIĞINDAN ARDA KALAN BİR ALIŞKANLIKTA SİLERDİ PUSATLI GÖZLERİNİ..... Ege kıyılarında insan başkalaşım geçirmiş değerlerin yenilikçi namusluları kadar dürüst olabilirdi ancak,dedikoduları bol üretgenliğin gerçekçi yanlarından çatlayan ar damarı,portakal çiçeklerinin o rehavet veren aroması kadar isterik,etik ve estetiği kendi tanımından çıkarıp,sosyalleştirecek kadar beynelmileldi... Belkide sabahlara uyanamayan alışkanlık,geceye mastürabasyon yapan düşlerde,görmediği insanların imgesine iz düşürüp,sessiz haz alma sanatı kadar ürkek ve edilgendi...masumiyet ;şeytani duyguların köreltilmemiş yanında,içindeki çocuğu gizlice salıverirken sokaklara,milas,bodrum ,güllük düşlerinde,beş milyonluk zorunluluklar taşıyordu hayata dair... İlk zamanlardaki beş milyonluk büyümeler,sanal sevişmelerden ,realite şow aktivitesine dönüşürken,haz almak zorunluluğundan sıyıramadığı içgüdüsel devingenlikte toplumsal başatlığındaki potansiyel fahişelik kadar gerçekti.... NE KADARDA MASUMDU HAYAT,YÜZÜNE BAKTIĞI AYNA YANSIMALARINDA....PRİZMATİK FORMATLARDA SEKSÜEL DEVİNGENLİK,POTANSİYELLİŞEN AÇ YANSIMALARDA ŞEKİL BULUYORDU GİDEREK... Ne kadar değişkenliği bol bir sıçramalı devrimini yapan çocukları olsalarda onlar,zamansız saplanacak sızı alımlarda maskara maskelerde soytarılık yapan palyaçolar kadar gülmek zorundaydılar,rollerini dağıtan hayat,müdahil olamadığı alan kadar gerçekti ve yaşamaktı ona düşen.... Nedametler ithal ikameci aidiyetin dayatanı kadar hayata dairdi ve bol küfürlü sahnedeki oynadığı oyunda kendisi olmak için bir kaygı taşımadan gelip geçenleri seyre duruyordu ... Bir bilseydi fırtınadan arta kalan dinginlikteki mirasın,batık kentler müzesinin neresinde saklı kaldığını,dönüşmek için bir neden yaratabilirdi hayat,sarıgüller mevsiminden geçen açlığın o mağrur görüntüsü ardındaki çökmüşlük depreminden arta kalan moloz yığınlarının kokmuş bedenlerdeki tiksintisini duyabilseydi eğer,ki , ZAMAN SESSİZCE YOL ALIYORDU GEÇMİŞ ACILARA SERENAT YAPAN HAYATTAN... -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Sessiz bir dinginliğe doğru yol almak istercesine,tepeden denizi gören o görkemli manzaraya doğru yöneldi adam,yolun uzamasından inadına bir zaman yaratarak,rampa aşağı doğru saldı düşlerini,mutlu olması gerekiyordu hayata dair ama uyku tutmayan gecelere düş geçiren perdede slayt gösterileri geçiyordu beyninin kılcal damarlarından... Sokaktaki insan silüetlerinden ıramış bir kendini yalıtmışlık,aşka hükmü geçmeyen sevdasızlık sancısına sürgün yemişti belkide..."markaydı üstelik kocaman bir marka,hiçbirşeyi olmayan ama kendine güvenden başka kaybedecek birşey olmayan bir kayıtsızlıkta,kendi doğrusundan kırılma noktalarını taşıyan bir yalnızlıkta,değerini kaybetmiş bir gerçeğin düşlerinden üreyen hayat,bir yandan donatıyordu gelmekten öte gelecek olanı... umutlu olmak için onca nedenin içinde,umutsuz olmak için hiçbir neden yokken,yüzüne taktığı o soğuk maskedeki çocuksu zamanların ansız dışa vurumunda inat edecek kadar hoyrat ve asi,bir o kadarda acımasız bir hayattı alttan yukarıya biçimlenen... ÖZLER DEĞERİNİ YİTİRDİĞİ ZAMAN,ANLAMI KALMAZDI BİÇİMLERİN... Özler değerini yitirdiği zaman;nasıl şekillenirdi hayat..bilinmez bir damardan akan kanın bedensel uyuşmuşluğunda ölümü bekleyerek ağır ağır sönümlenmek ,sinema şeritlerinden geçen gerçekçi görkemde bir hayatı sessizce koyvermek...insandı işte,delişmen sevdalarda hercai bir tutkunluk,seviden geçen bir baharda tutuklu kalmak kadar bir özgürlükte yaşamak delicesine asi ve hoyrat... Sevmeleri anlık olursa susardı,konuşmak kifayeti kalmayan bir zamanın esnek yanlarında düşe geçerken;geceleri uyumadığı yanına kar kalır,sonrada unutur giderdi zamansız düşen sevdaları...sıradanlık kazanan insanlarda sevda arayan beklentilerin sığlığında yüzen insanlara bakar"gerçekten böyle olan bir ilişkiden nasıl tav alır hayat"diye geçirirdi içinden... Çelişkiler yumağından örgünlemiş bir hayatta eski ile yeni arasındaki o onulmaz boşluk kinayeli bir öykünmenin öfkesine yenik düşüyordu belkide ... Çocuk olmak için,fazla büyümemek gerekiyordu,fazla büyümemek için de çocuk olmak... Herşeyin ama herşeyin safçasına gözüktüğü bir dünyada gülünecek kadar masumiyet taşıyan bir linç girişiminden arta kalan çoğul kalabalıkta aranan boşvermişlik öfkesi ve yalnızlık adını koyamadığı bir faşizmin düşüncelerinde bir coğrafyanın ağlayan gölgesine tanık oluyordu hayat... Önce mersinde;takım elbiseli birinin 15 yaşındaki çocuklara verdiği bayrağı,yerlere atın,ayaklarınızın altına alın talimatının yankıları ,trabzonda beş gencin dağıttığı bildiride linç girişimine,ardından sakaryada başka bir linç girişimine sahne alıyordu... ulusal değerler altında sunulan ve halkın tahrik nedeni olarak görülen,devletin en üst kademelerinde aklanmaya çalışılan linç girişimi,herhangi bir avrupa gezisinden sonra,360 derece dönüşle farklı bir açıklamayla tenzi ediliyordu... Faşizmi bu kadar hortlatan korkunun adı neydide,yıllar sonra gün ışığına çıkarılmıştı...! Sözde 9.9 luk büyümeyle kalkınmaya aday bir ülkede,ekonomik istikrarın olması gerekirken,farazi, bir siyasal istikrarlığın içinde kaos yaratmanın ne anlamı olabilirdiki,,,bu coğrafyanın gündemine zaman zaman oturan faşizan tavırlar solun tamda bu istikrarsızlık noktasında ,çoğunluğun azınlığa saldırısından yeni bir güç odağı doğurup solu meşrulaştırması olmasındı sakın.. Sayın başbakanın bu derece bir u dönüşünde,kendi aklıselim mantığından ziyade,kapitalizmin azgelişmişlik yasalarından,doğacak hiçte elzem sayılmayan bir gücün,varolacak bir ekonomik istkrarsızlıkta,yeniden oluşacak bir solda birliğe olumlu bakması elbette mümkün değildi... Dolayısıyla bu tür saldırıların kendi içinde savunma alanları yaratan bir birlikle toplumsal meşruluk kazanması hiçte hoş olmazdı sermaye güçlerinin egemenliği boyutunda... Çocuk olmak yetmiyordu bazen...... Bazen büyük olmak da yetmiyordu,küçülmüş bir dünya'nın bulutlardan sıyrılan sesinden güneşe ulaşabilmek için... AHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHH BU SEVDALIĞIN GÖZÜ ÇIKSIN EMİ,BİR ZAMAN ÇOCUKLARINDAN NEDE ÇABUK ÇALIYOR AŞK MASALLARINI Yağmur sıcağı mevsimlerden geçenlerdeki onlar,her zaman parkalarında derinlemiş kan lekeleri,bir zaman sızısından kalan hüzün serperlerdi ilkyaz iletilerine..... Adam:kırılmış bileğinden sızı düşen yanına öfkeli,dalgınca baktı denize;akrep çengeli gibi uzanan burnun en uzağına bakarak akyardan bir zaman bodrum oldu düşleri,serin suya soktuğu ayaklarında düş gezintisi sıcaklık,mavinin dalgalı gölgelerine seyrüsefer bir zaman gezindi durdu düşlerinde... Kaç zaman çalmıştıki hayat,kelepçelenmiş gölgelerinden tutsak ettiği zaman hırsızlarıyla...duvarlara gölge düşüren kuşak çatışmalarında ...anlamak istemek,anlatamamak,yada anlaşılamamak.. Anlatılamayanların sağır sessizliğinden geçiyordu gece;unutulmaya yüz tutmuş bir baharın sesli sancılarından.. YOLLARDA GİDERKEN DÜŞ KURMAK,VARSIL BİR İKLİMİN ÇİÇEK KOKULARINA DOKUNAN BEYİNSEL SEVİŞGENLİĞİ GİBİDİR... Herşey geçer insanın usundan,unuttuklarıve unutamadıkları,kırık kolun keşfedilmiş sancıları damar versede hayata,kesin ve net kararlar almak için biçilmiş kaftandır uzak düş yolculuklarında gece karanlığı gezginlikleri,,, İnsan nereye bakarsa görmek istediğini görür ya işte öyle bir şimdinin gezginliğine düşmüştü gece,sırtı yemiş gibi duran çıplak yamaçlarda tek tük yanan ışıklardaki loş aydınlıklar,uzakta bir mum ışığının kılavuz kaptanı gibi sesizce yol alıyordu düşlere.. "Konuşmalıyım filiz'le "diye geçirdi usundan,kurgulanmaya başlayan kelimeler tek tek düşmeye başlamıştı belleğindeki boşluğa,"sabahlara kadar sevişirken alınan hazların bir bedeli olmalımıydı...."olmalıydı"bir yaşamı bitiren geçiş sancılarında giden bir ömrün bir bedeli olmalımıydı....."olmalıydı" Öyle ya..! sevda çocuk bezlerinden markalanmış sonrada hazların bitim noktasında kirlendi sanılıp kaldırıp atılmış bir aşk sanatı olamazdı.. İnsanın aşık olmak için bir nedeni olmalıydı her zaman...emek verebilmeliydi ona dair... AAAAHHHHHHHHHHH BU POTANSİYEL FAHİŞELİĞİN BALTA GİRMEMİŞ ORMANLARINDA GEZİNEN GİZEMİNE SIĞDIRILMIŞ GÜÇ NERESİNDE SAKLISIN ARAYIPTA BULAMADIĞIM SEVDALARIN... insan insandı işte,her zamanki yalnızlığında sıradışılığına takılmış madalyalarda,sıralı duran insan ilişkileri,her kız ona bakıyor(muy)du,yada o öylemi zannediyordu,ilginç olmak için bir neden yaratmıştı kendine ve tanrıdan daha üstün bir varlık olmanın mucize yaratan gücü kadar gerçek zannediyordu kendini,gülüyordu kızlar,ona gülümsüyorlardı,hepside ona aşık olmak için can atıyordu kendince,öyle ya müthiş bir yazardı kendince,guiness rekorlar kitabına altıbin kişiyle yazışan adam olarak geçecekti belkide,belkide nobel'e bile aday gösrterilecekti yazdığı herhangi bir kitap,,,, Mamafih kimsecikler yoktu yanında,yalnızlık melankolilerinde,uzaktan gelen dostun hiç bırakmak istemediği sığınmışlığı ve özölüme yönelen düşleri kadar gerçekti... Herkesler girmişti yaşamına,hülyalar,sevencanlar,kadirler,mehtaplar,norveçten gelenler,avusturalyadan gelenler,tam tamına 29 du birlikte olduğu kadın sayısı,otuzuncudaysa yine girmişti aynı depresyona, güya bu sonuncu olacaktı,ama olmamıştı,oda bırakıp gitmişti korkak bir sevdanın medeni cesaretini kendinde bulamayarak... Uzaktan gelene:"gitme,bir akşam daha kal,bak firmada burda hadi iptal etttir şu biletini"dedi rica karışımı bir yakarışla.. UZAKTAN GELEN: Yok be hocam gideyim ben gördüm görmek istediğim ne varsa,bu kadarı yeter bana.. YALNIZ ADAM: Seninde ne bok olduğun belli değil,neyaptığında,bir geliyorsun kısacık kalıp çekip gidiyorsun,ne yapacaksın sanki gideceğin yerde bekleyeninmi var.. Dik caddeye doğru çıkarken,insanlara sürtnmemek için zik zak çiziyorlardı,yanlarından geçenlerin çoğunluğu biraz merakla,birazda "delimi bu" dercesine bakıp geçiyorlardı,her gülümsemede biraz kendi mantıklarının alamadığı kadar yüklemeye çalıştıkları anlam yalnız adamın yalnızlığını bastırmaya çalışan şekilciliği kadar gerçeklikti.. Uzaktan gelen adamın belki bir bekleyeni yoktu gideceği yerde,belkide aniden ortadan kayboluşuna meraklı bir dedikoduyla dialogda bulunanlarda vardı,ama uzaktan gelen:açta kalsa o küçük kasabanın yılan gibi kıvrılan koy yolarında dahada mutlu olduğunu algılamıştı,insanın koca kente düşen yalnızlığının insan kalabalığında gezinen bir aymazlık olduğunun bilincinden geçerken sessiz bir geçiş yapmıştı zamandan... UZAKTAN GELEN: Sahi ne bok olduğum belli değilmi benim,yada bokun cinsi nasıl oluyor,adam gibi adam olmak için erken değilken daha,uzakta özlediklerimi arıyorum desem yalanmı olur,yada geldiğim yerden bir parça iz bırakanları,biliyorumki bir özleyenim var oralarda ve ben senin gibi değilim,senin yanılgıların kadar aşk üretecek hayattan öyküler çıkar ya benim;herşey malzeme benim için.bakış,gtülüş,donukluk,matem,sevinç yas,bundan dolayıdırki senden daha kolay yazabiliyorum,daha rahat tümceler üretebiliyorum,sen aşık olamazsan yazamazsın,bense aşık olduğum zaman yazamam,yada öyle bir aşık olmalıyımki,herşeyi yazabilmelmeliyim,dik yokuştan geçen bütün kızlar sana yada bana baksa ne olur,benim aldığım haz kadar mutluluk taşımazmı çoğunluğu.... Fakültenin çay bahçesinde seslenen bir bayan sesine yöneldiler ikisi birden,"bakarmısınız,buyrun bir çay içelim" uzaktan gelen ve yalnız adam gayrıihtiyari ve hiç neden olmaksızın yöneldiler masaya,uzanan ellerdeki tanışma fasıllarından isimler türetiyordu hayat ,filiz selahattin,durcan,vs kadın sanki biri konuşmasını kesecekmiş gibi hızlı hızlı, bir çırpıda özetledi otobiyografisini, sabahın ve postanın muhabirliğini yapmıştı bir süre,ve oldukça açıklıkla anlatıyordu kendini,uzaktan gelen:sen depresyon geçiyorsun"dedi kesin kurulmuş cümleler seçerek,herkes donuklaştı masada,kadın;"nerden bildin"dedi şaşkınlıkla,sonrada ekledi,"psikologmusun sen.." uzaktan gelen:değilim, ama anlayabilirim insan psikolojisini,konuşmalar cinsel çağrışımlarda yakalanmış kelimelerde sürüp gitti,sıkılganlık sıradan konuşmaların içinde sırasız zamanlar gibi delice eşlik ediyordu yönünü şasırmış rüzgara..... çııÖÖçşıÜüBu kentlerde müzelerde saklı kalan antika aşklar yoktular,batık kentler müzesine gizlenmiş insancıklardan geriye kalan yosun kokularına saklanmış sardunyaların kıyı gezintilerinde hercai bir sıradanlık,ardından gelen monoton bir alışkanlık ve serhoşluk saklanmıştı,erişelemeyen zamparalıklardaki öykünüşe..... Herkesler,yüzelligram et sevdalarındaki anlık hazların yalakalığına tutunmaya çalışırken,ilkyaz sergilemesine açılmış bedenlerin cinsiyetlerden erotizme gönendirilen sevişgenliği,kalıplaşmış aidiyetlerde insan maskeleri sunuyordu,salacaktan süzülen akşamlara... Gecenin dinginliğindeki sokakların sakinliği ve yalnızlık odalarındaki mastürabasyonlar,tanrı ile insan arasında günahlardan arındırılmış bir yakarmanın,vicdan çözültülerindeki rehavet kadar gerçektiler... Yağmurların kesildiği zamanlarda ,sıcak bastırmayan baharların,korkak gezinişleri herzamanki sıradanlığında elzem bir aşk öyküsüne tanıklık ederek,sistemsel sıralanmış düşler salıyordu denizden gelen iyot kokusuna..... Gecenin bir zamanında dinginliği yakalayıp,çoğul insan gürültülerinden arındırılmış zamanların hazzında geçmişi sürümek elbetteki güzel olanın ahdı vefasına serzenişti.... Sarıgüller mevsiminden çalınan varsıllık,orospu yaşamların,yoksulluğuna tanıklık ederek,karamizah tiradlar türetiyordu zamandan... Afilli giyiminden sarkık göğüslerine düşen parfüm kokusu,her ne kadar burun direklerini kırmak gibi bir amaç edinsede,"varlığımın teminatı,var olduğum anlamını taşımaz,ozon tabakasında kara bir delik açmış kokulara koyduğum katkıdan dolayı,varolduğum için burdayım"gülümseyişinde ekmek kaygısından üreyen yalakalık...kadın duylur bir sesle:karalamalar