ışığa yükselen

Her şey yaşamanın dayanılmaz çekiciliğinin zaferine kadar böyle sürecek/ışıkta yürümeyi öğrenene kadar karanlıkta kalacak yüzümüz/ve sonra bir kurşun gibi eriyip umut/yeniden dolduracak kalıbını Sonsuzluğa koşan atların toynaklarından dökülecek nal sesleri yüzümüze...

havva

Zeynep

Gözlerinde çocuklara özgü masumane göz yaşı vardı. İçinden gelen duygu seline dur diyemiyordu. Kalbi binbir parçaya bölünmüştü, her kırık ayrı bir noktayı işaret ediyordu. Akan kan damlaları okyanuslara eşdeğerdi. Yaralarına batan kılıç darbesi hüzünlerdi.. Ağaçlar göklere uzanmaktaydı. Görkemli ve heybetli olan yeşil dünyanın devlerin güçlerinden güç kazanmak arzusuyla onlara uzun uzun bakındı. Yardımsever olmadıklarını anlamıştı. Göz yaşlarını elleriyle sildi. Bir ağacın gövdesine sırtını dayayarak oturdu. Sonsuzluğa doğru giden mavi gözlerinin kapakları kapandı. Uyumak ve uyandığında her şeyin eski halinde olduğunu görmek istiyordu. Yaşamın içinde geçen anların kabus olduğunu görmek istiyordu. Kendini cimciklemekten kaçındı. Bilinç altından bir ses her şey doğal akışında yaşanmıştır, diyordu. Onu dinlemek hatta duymak istemiyordu.

Aniden bir hayal belirdi. Gözlerine inanamıyordu.

“Uyu yavrucuğum, ben seni beklerim” dedi. Omuzları çökük, saçları dökük aksakallı dedesiydi. Gülümsedi ve sarıldı.

“Seni çok özledim.” dedi.

Dedesi aynı sevecenlikle saçlarını okşayarak;

“Bak yanındayım. Artık üzülmene gerek yok” dedi.

Küçük kız;

“Uykum kaçtı dede. Eskisi gibi yürüyelim mi?” dedi.

“Olur, yavrucuğum” dedi yaşlı adam.

Dedesinin anlatacağı yeni şeyler olmalıydı. Ona kuşların nasıl uçtuğunu öğreten o değil miydi? Dedesinin elini sıkı sıkı tutuyordu. Hafızası ise geçmişten bir günü anımsatmıştı.

O gün dedesiyle çıktıkları orman gezisinde uçan kuşlara bakarak;

“Dede bu kuşlar nereye gidiyor?” demişti.

Sürü halinde uçmaya hazırlanan kuşlar kayalıkların üzerinde sıralı bir şekilde durmaktaydı. Hiçbiri düzeni bozacak harekette bulunmuyordu. Meraklı gözlerle uzun uzun bakmıştı.

“ Kızım onlar sıcak memleketlere uçacaklar. Sonbahara doğru göç hazırlıkları yaparlar” demişti.

Küçük kız kuşların insanlar gibi planlı hareket etmesini yadırgamıştı. Dede gülümseyerek;

“Kızım onlar da birer canlı. Senin gibi besleniyor, hareket ediyor ve nefes alıyor. Onların da kalbi var.” Dediğinde küçük kızın aklına günler önce yaramaz çocuklar tarafından vurulan kuş gelmişti. Evin avlusunda bulduğu kuşun sıcak vucudu günler sonra buz gibi olmuştu. Aldığında kalp atışlarını hissetmiş ve kendi kalbi gibi ama birazcık yavaş çarptığını anımsamıştı. Saklamıştı günlerce yaralı kuşu… Önce tedavi etmek istemiş ama ölümüne engel olamamıştı. Bir hafta sonra evde büyük bir kıyamet kopmuştu. Annesi avazı çıktığı kadar bağırıyor, Zeynep kaçacak delik arıyordu.

“Ben sana bulduğun her hayvanı koynuna almayı mı öğrettim” diyen annenin sesine dedesi merhem olup susturmuştu.

“Tamam ben hallederim. Sen ver o kuşu bana…” diyerek kuşu aldığı gibi çıkmıştı evden. Zeynep ağılın bir köşesine sinmiş annesinin sinirinin geçmesini bekliyordu. Küçük kızı bulacağı yeri biliyordu. Usulca ağılın kapısını araladı. Zeynep’in yüreği hoplamaya başlamıştı. Annesinin saklandığı yeri bulma ihtimali ürkmesine nedendi. Sürekli kaçtığı yer burası ve onu koruyan koyunlardı. Ama bugün otlamaya çıkmışlardı her zamankinden erken…Dedesini görünce rahatladı.

“Yavrucuğum” diyordu.

Dedesinin arkasında annesinin gölgesini aradı. İçi rahatlayınca ortaya çıkmaya karar verdi. Ortalık sakin ve annesinin sopası şimdilik uzaklardaydı.

“buradayım diyerek ayağa kalktı.

Dede gülümseyerek;

“Seni burada bulacağımı biliyordum.” Dedi. Küçük kıza doğru yaklaştı.

Zeynep dedesinin yüzüne bakıyor; kızgınlık ifadesi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.

“Kızım; bu hayvanla kaç gündür birlikte uyuyorsun.” Diyerek avuçlarındaki kuşu gösterdi.

Zeynep ilk kez hayvanın pis koktuğunu algılamıştı. Oysaki hergün sabunlu suyla yıkıyordu hayvanı.

“on gün kadar” dedi ince ses tonuyla…

“Hem kendine hem de bu hayvana zarar verdin” dedi dede…

Zeynep şaşkındı. İyi niyetle bir hayvana sahip çıkmıştı.

“Gel birlikte bahçeye çıkıp yürüyelim. Ben sana anlatayım” dedi dedesi..

Birlikte zeytinliklerin arasından kayalıklara doğru yürüdüler. Denize doğru oturdular. Dede küçük kıza sarılarak;

“Bak kızım;biz ölülerimizi gömeriz. Çünkü kokmaları hem bize hemde onlara zarar verir.”

“Evet, dede…Ama neden koktuklarını anlamıyorum.” Dedi Zeynep

 

Dede biraz düşündükten sonra;

“Kızım bizim evimizde insan olmasa ışıklarımız yanar mı? Hatta tarlalarımızı bakmazsak ürün verir mi?”

“Vemez”

“Çirkin bir görüntü oluşur. Bir süre sonra ev virane bir hal alır. Ölen canlılar da böyle… Çalışmaz organları. Böylece deriden başlayarak çürüme oluşur. Çürümeyle birlikte kokuşma. Aynen meyvelerin çürümesi gibi. Ama bunları yapan küçük canlılardır. Bizlerin gözleriyle göremediği mikroplar. Bak grip olduğunda seni hasta eden bir canlının vücudunu istila ettiğini bilirsin ama onu göremezsin” dedi ve küçük kızın gözlerine baktı.

“Tamam dede…”

“Şimdi bu hayvan öldüyse onun gömülmesi gerekir. Aksi taktirde hem sana hastalık bulaştırır. Aynı zamanda yazık değil mi? Ölüye yapılan saygısızlık…Ama onun daha önemli görevleri var” dedi.

“Görevleri mi”

“Evet; Şimdi bu kuşumuzu istersen gömelim. Orada anlatayım sana”

Zeynep başını sallamış ve birlikte kuş için uygun mezar aramaya başlamışlardı.

“İşte burası” dede.

“Güzel bir seçim”

“Gelen gemileri de görebilir.”

Odun parçasıyla toprağı kazmaya başlamışlardı. Kuşun sığacağı kadar büyüklükte bir çukur oluşunca;

“Tamam kızım. Şimdi kuşumuzu buraya gömelim.” Dedi.

Toprağı kuşun üzerine itina ile örttükten sonra;

“Şimdi kuşumuz burada çürüyecek. Onun çürümesiyle toprakta yaşayan başka canlılar hayat bulacak. Mesela bir bitki ondan arta kalanlarla filizlenecek.” Dedi.

“Dede nasıl oluyor.”

“Buna parçalanma diyoruz. Nasıl ki bizler yaşamak için başka canlılarla beslenmek zorundaysak, bazı canlıların yaşaması da ölen canlılar için gerekli. Dünya için gerekli. Eğer ben sana bu dünyayı bırakmazsam sende torunlarına bırakamazsın”

 

“Anladım” dede…Ama Zeynep’in kafası karışmıştı.

İşte şimdi o günleri dün gibi anımsıyordu. Hayvanat bahçesine gittikleri gün geldi aklına…

“Dede neden biz atları besleyebildiğimiz halde zebraları besleyemiyoruz.” Demişti

“Kızım bazı hayvanların evcilleştirilmeleri zordur. Bu onların beslenme durumuna, tehlikeli olmalarına, tedirginliklerine bağlı olarak değişir.”

“Nasıl?”

Dede gülerek;

“ Yavrucum zebra, gergedan ve geyiklerin beslenmesi zordur. Onların gıdasını temin edebilmek bir yana; tehlikeli olmaları da buna etken… hareketlerinin kısıtlanmasını istemeyen bu durumda asabileşen ve bakıcısına zorluk çıkaran hatta öldürebilir.”

“Anladım”

“Dahası var. At sürüsünün yaşam tarzı bizlerle yaşamalarına olanaklı.”

Zeynep şaşkın bakışlarla dedesini süzdükten sonra;

“Cana yakın oldukları için”

“Hayır. Yaban hayatında atlar sürü halinde  yaşar. Önde kıdemli kısrak, onun arkasında daha az kıdemli kısrak ve en arkada aygır bulunur. Bu sıralamaya uygun olarak her kısrağın ardında genç olandan ergin olana doğru taylar sıralanır.”

“Kısrak”

“Ah kuzum. Şöyle anlatayım. Atın dişisine yani anne olanına kısrak erkek olanına aygır denir.”

“Anladım yavrularına da tay deniyor.”

“Peki sana bir soru sorayım mı?”

“Sor dede”

“Neden taylar küçükten büyüğe doğru sıralanmıştır?”

“Çok kolay. Genç olanın anneye daha yakın olması gerekir.”

“Aferin sana”

“Dede”

“Efendim”

“Bu atların hayatı bizimkine çok benziyor. Mesela annem hep önümüzde bize yol gösterir. Babam bizi korur. Kardeşim annemle daha çok zaman geçirir. O küçük olduğu için derdini anlatamaz benim gibi…”

“Doğru”

“Ama sen bana hep canlıları sevmek gerektiğini söylersin. Onlara değer vermenin en iyi davranış olduğunu anlatırsın. Bizler atları neden yaşadıkları yerlerden ailelerinden koparıp; koşturuyor ve onların kazanmasından para kazanıyoruz?”

“Ne güzel soru kızım. Ama inan ki birçok insan bunun cevabını merak etmiş ve araştırmış. Sanırım biz insanlar çok hırslı ve benciliz. Yani kendimizden başkasını önemsemiyoruz.”

“Hayır… Ben hayvanlara iyi davranacağım. Onları at yarışlarında koşturmayacağım, tarla sürdürmeyeceğim, onları kendi ihtiyaçlarım için öldürmeyeceğim. Asla hapsetmeyeceğim…”

“Ne güzel yavrum? Ama bak koyunları kapatıyoruz. Buna ne diyeceksin?”

“Ama onlar tek değil ki?”

“Yavrucuğum. Bu dünyada her canlı diğerine muhtaçtır. Ancak insan sınırını aşıyor. Bazen gereksiz saçma ihtiyaçlar ortaya çıkarıp; diğerlerinin soyunu tüketiyor. Bak bitkiler olmak zorunda…Çünkü hayvanlar ve bizler onlarla besleniriz. Ayrıca aldığımız nefes onların eseri olan oksijendir.”

“Biliyorum, okulda fen öğretmeni söylemişti. Bitkiler fotosentez yapıp, bize besin ve oksijen üretirmiş. Bizde burun ile ciğerlerimize çekiyoruz.”

“Evet yavrum.”

Hayvanat bahçesinde ilk defa gördüğü hayvanlara takıldı gözleri. Aslanların büyük kediler olduklarını kanıtlamıştı. Zebralar, maymunlar, papağanlar, kurtlar, yılanlar, filler, ayılar… Hepsi onun için bambaşka bir dünyaya açılan kapıydı.

Dedesinin kolunda yürürken onunla geçirdiği günler akıp geçiyordu benliğinden… Dedesindeki sessizlik korkutuyordu. Dakikalarca yürüdükleri halde konuşmuyor ileriye bakıyordu. Zeynep ona ayak uydurmuş anılarıyla can sıkıntısını gidermeye çalışıyordu. Biliyordu ki dedesi sustuğu dakika ona soru sorulmazdı. Sevecen dedesi arasıra takılıp kalıyordu. Ninesini özlediğini düşündü.

Nenesini tanımamıştı. Doğmadan önce ölmüştü. Resimlerde görmüştü güleç yüzlü ninesini…Dedesinin koluna girmiş sultan ana kimbilir ne kadar iyiydi. Arasıra annesinden cılız sesler çıkıyor olsada dedesi her zaman gözyaşları içinde anıyordu. Annesinin “otorite kurmaya bayılan bir kadındı” sözleri kızgınlık ve kıskançlık içerir gibiydi.

“Babam annesine düşkün olduğu için” dedi. Sonra susması gerektiğini kendine telkin etmeye çalıştı. Her kadın eşini kıskanır sözlerini aile toplantılarından hatırlıyordu. Kıskançlık duygusunun ne olduğunu bir türlü çözememişti. Birgün dedesine “Kıskançlık nedir?” demişti.

Dedesi her zamanki tebessümü ile;

“İnsanlar bazen birbirlerini çekemezler. Kendilerinin sahip olmadığı nesnelere sahip olanlara imrenerek bakarlar.” Demişti

Zeynep biraz düşündükten sonra;

“Anladım. Bizim okulda Ayşe vardı. Onun evine gitmiştik. Odası çok güzeldi, bilgisayarı bile vardı.”

“yani”

“Onu çok kıskandım.” Dedi.

“Kızım sonra ne oldu?”

“Konuşmadım bir daha…Ama tek ben değil. Bütün sınıf onu oyunlarımıza almadık. Bize istediğiniz zaman gelin bilgisayarda oyun oynarız demişti. Kendini beğenmiş ne olacak?”

“Kızım çok yanlış davranmışsın. İçindeki kıskançlık arkadaşının iyi niyetle yapmış olduğu teklifi doğru değerlendirmeni önlemiş.” Dedi.

İçinde garip bir hüzün oluşmuştu. Arkadaşından özür dilemek için kendine söz vermişti.

“Annem neden kıskanıyor” deyivermişti ardından…

Yaşlı adam şaşırarak;

“Nereden çıkardın bunu” demişti.

“Dedecim annem ninemi çekemiyor. Öldüğü halde hala arkasından konuşuyor. Sen çok seviyorsun, annem sevmiyor” demişti.

Dedesinin yüzünde anlaşılmayan ifade vardı. Üzüldüğünü anlamıştı. Söylediği sözler için kendini suçlamaya başlamıştı. Hayatta üzmek istemediği yegane insandı. Bilhassa kardeşi doğduktan sonra annesinin ilgisinin azaldığını düşünmeye başlamıştı.

Bu düşünceler zihninde yinelenirken halen dedesiyle yürüyorlardı. Nereye gittiklerini merak ediyor, ama soramıyordu.

Söylediği sözlerden sonra dedesinin içine kapandığını eskisi gibi gülmediğini anlamıştı. Annesi ninesini sevseydi, bunlar olmayacaktı. Dedesi eskisi gibi gülümseyecek ve her şeyden sakınacaktı onu…

“Artık dedem beni sevmiyor” diye düşünmüştü. Birgün dedesi çantasını toparlayıp gitmişti. Şehirdeki halasının yanında kalacaktı. O günden sonra annesine düşman gözlerle baktı. Hatta birgün;

“Dedem senin yüzünden gitti. Beni sevmiyorsun, dedemi de istemedin” diyerek kaçmıştı. Annesi eskisine oranla daha durgun hatta kendisine bağırmıyordu. Neden değiştiğini merak ediyordu.

Birden dedesi onun elini bırakıp uzaklaştı. Gitme dede diyerek bağırdığı sırada kolu sert bir şeye çarptı. Ne olduğunu bakmak için gözlerini açtı. Uyumuş olduğunu anladı. Dedesi bir daha gelmeyecekti. Onu çok özlüyorum diye söylendi. Akşam olmak üzereydi, eve gitmeyecekti. Verdiği karardan dönmeyecekti. Nerede sabahlayacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. Etrafına bakındığında ağaçlar görkemiyle yükseliyordu. Önündeki ağaca baktı “Kestane” dedi. Dedesi ona ağaçları ve özelliklerini anlatmıştı.

“Kızım bazı ağaçlar kışın yapraklarını dökerler. Ama bir kısmı yaz kış yeşildir.” demişti.

Sonra yapraklarını dökmeyen ağaçların diğerlerinden farklı yönleri olduğunu gözlemlemişti.

Çoğunlukla iğne şeklinde yapraklara sahiplerdi. Çoğunun kozalak oluşturduğunu anlamıştı. Kozalak’ın ne olduğunu birgün ayağına takılan nesneyi alıp dedesinin yanına koştuğunu anımsadı.

“Dede bak fıstık buldum. Bunun içinden nasıl çıkaracağız” dediğinde kahkahayı basan dedesi elindeki kozalağı alıp;

“Uğraşalım bakalım. Belki buluruz fıstığı. Ama olmayan şey bulunur mu?” dediğinde

“Bu fıstık değilse”

“Kızım kozalak. Ama her zaman içinde fıstığına ulaşamayız. ” diyen dedesinin yüzüne anlamsız bir bakış atmıştı.

Onun için yepyeni ve diğerlerinden farklı bir şeydi. Ama bu şeyin hangişey olduğunu bilmiyordu. Birkaç yıldır onlarca şeyin ardına takılmış, yol göstericisi ise gülümseyen bir yüzdü. O yüzü artık göremeyecekti. Ona kozalağı tanıtan ve görevlerini anlatan yaşlı bilge yoktu.

“Bu fıstık değerlidir. Bizler bunları tatlılarda kullanırız. Ama kozalağın asıl işlevi yeni bir ağacın oluşmasını sağlamaktır”

“Yaa…”

“Bu kozalaklar toprağa düşer. Çimlenerek fidan ve ağaç olurlar. Ama bunu hemen gözlemleyemeyiz. İstersen sana çimlenmeyi gösterebilirim.” Dedi.

“Çok isterim.”

Birlikte eve gitmişler. Gizlice annesinin kilerinden fasülye tanelerini çalmışlardı. O zamanlar dedesinin bu işi oyun haline getirdiğini anlayamamıştı. Yoksa annesi iki tane fasülyeye kızacak değildi.

Islak pamuk içerisine yerleştirdikleri fasülye tanelerinin yarılarak bir hafta içinde çimlendiğini gördüğünde gözlerine inanamamıştı. Daha sonra okulda fen öğretmeni anlatırken ben biliyorum” diyerek fırlamış ve aferin aldığında gururlanmıştı. Dedesine komşunun bahçesinden gelirken gül koparıp teşekkür etmek istediğinde;

“Bu gülü nereden aldın?”

“Hasan amcanın bahçesinden kopardım”

“İzin aldın mı?”

“Hayır.”

Dedesinin yüz ifadesinden kızdığını anlamıştı ama neden kızdığını bilmiyordu.

“Sen hırsızlık yaptın. Asla birinin malını izinsiz alma.” Dediğinde dedesinin bu davranışı garibine gitse de apar topar gidip hasan amcanın kapısını çalarak izinsiz gül aldığı için özür dilemişti.

Bu davranışına sevinen yaşlı adam bir demet gülü koparıp ona hediye ettiğinde yaptığı son davranışın daha dürüstçe olduğunu kavramıştı. Dedesinin başkasının malını almamak konusunda verdiği dersi asla  unutmamıştı. Şimdi ormanın ortasında yalnız ve korku dolu yüreğiyle hem bunları düşünüyor hem de kalabileceği bir yer arıyordu. Aklına köyden Ali Çavuş’un ot koyduğu yer geldi. Adam otu dolduruyor ve kamyonla buradan çiftliğine götürüyordu. Şu sıralar boş olmalıydı. Hemen ormanın öteki ucunda olduğunu biliyordu. Adımlarını hızlandırdı, kurtlar bağırmaya başlamadan gitmeliydi. Bunun için Ali Çavuş’dan izin alamam diyordu. Daha sonra kaldığımı söylersem bir şey demez ki diyerek içini rahatlattı.

“Ne olursa olsun eve gitmeyeceğim. Annemler oğullarıyla daha mutlu” diyordu. Yolun sonunda merek denilen otluğa gelmişti. Kapısını zorladığında açılıverdi. İçeri girdiğinde gayet rahat olduğunu görünce sevindi. Ama karnı acıkmıştı.

“Karnımı doyurabilsem” dedi. Sabaha kadar idare etmekten başka yapabileceği bir şey yoktu.

Gökyüzüne dikti gözlerini. Ay hilal görünümündeydi. Biliyordu bunun ne demek olduğunu. Her ayın ilk haftasında ay bu şekilde olurdu. Birgün dedesine takıldığı bir soruyu sormuştu. Yazın öğretmeninin verdiği test kitabından annesinin kontrolünde istemeyerek olsada sorularla bakışıyordu. Annesi yaklaştığında soruları çözüyormuş gibi yapıyor, onun ilgisi azaldığında kitapdan kafasını kaldırıyordu. İşte o dakikalarda bir soru dikkatini çekmişti. “Bayrağımızdaki hilalin tersi ayın hangi iki hali arasında kalır?” diyordu. Zihninde bayrağı canlandırdı. Sonrada tersini kağıda çizdi. Öğretmenin dersde anlattığı bu konuyu hatırlayamıyordu. O dakika kitapla birlikte kitap okuyan dedesinin yanına gitmiş,

“Dedeciğim şu soruya bakar mısın?” demişti.

Dede soruyu okuduğunda;

“Gel yavrucuğum” dedi.

Birlikte avludan bahçeye çıktılar. Dedesini takip ediyordu.

“Kızım gökyüzüne bak.”

“Dolunay bu” dedi.

“Ayın hallerini bana söyle bakalım”

“Yeniay yani hilal, ilk dördün, dolunay, son dördün”

Verdiği yanıttan emindi. Dedesi;

“O zaman gel sana bunları ayrıntılı olarak anlatayım ister misin?”dedi.

“Çok sevinirim”

“Dünyamız güneş sisteminde bulunan gezegendir. Kendi ekseni etrafında döndüğü gibi güneşin etrafında da döner. Dünya, Güneş etrafındaki 1 dönme hareketini 365 gün 6 günde tamamlar. Bu süreye 1 yıl denir.”

“Evet bunları biliyorum.”

“Güzel”

“Dünyamız bulunduğu yörüngede eğimli olduğu için gece ve gündüz uzunlukları eşit değildir.”

“Dede bunu anlayamamıştım. Eğik olduğu için dünyadaki heryer aynı şekilde gün ışığından eşit yararlanmıyor.”

“Doğru kızım. Hatta kutup bölgelerinde altı aya yakın gece altı aya yakın gündüzdür. Bazı bölgelerde bu süre kutuplardan ekvatora doğru inildikçe azalır.”

“Güneş etrafında batıdan doğuya doğru dönüyor” diyerek dedesinin gözünde kendini yüceltmeye çalışıyordu.

Bu sözleri yaşlı adamı mutlu etmişti.

Dünya'nın çeşitli yer­leri, çeşitli  za­manlarda   güneş ışınlarını   değişik açılarla      alırlar. Böylece     ortaya çıkan   farklı   ısınma nedeniyle  mevsimler oluşur.” Diyerek Zeynep bilgisini sınamaya devam ediyordu.

“Aferin kızım. Yinede sana başka bir örnek vereyim. Düşün bir nesnenin etrafında dönüyorsun. Aynı zamanda kendi ekseninde de bir dönüş yapıyorsun. Bu durumda gördüğün şey sabit midir?”

“Elbette değil. Çünkü bazen o nesneye sırtım dönük olacağından dolayı göremem.”

“İşte kızım. O nesneyi göremediğin vakitler  gibi dünya da kendi etrafında dönerken güneşe sırtını döner ve onu göremez. Böylece o bölgeler gece olur. Dünya'nın kendi ekseni etrafındaki batıdan doğu­ya doğru bir tam dönüşü 24 saatte tamamlanır. Bu­na bir gün denir. “

“Gece ve gündüz süreleri her zaman birbirine eşit de­ğildir. Yaz aylarında gündüzler uzun, kış aylarında ise geceler uzundur. 21 Mart ve 23 Eylül günlerinde ge­ce ile gündüz zamanları eşittir.”

 

“Anladım dedeciğim.”

Gözleri aya takılmış vaziyette dedesini dinliyordu.

“mevsimlerin durumuna gelecek olursak, az önce söylediğim gibi bir yıl içinde mevsimlerin birbirini izlemesi, kutup­lar ekseninin yörünge düzlemine eğik olmasından ile­ri gelmektedir. Eğer bu eğiklik olmasaydı Dünya Gü­neş ışınlarını hep aynı şekilde alacak, yani Ekvator'a daima dik, kutuplara ise daima çok eğik gelecekti. Bu yüzden de mevsimler olmayacaktı.

Zeynep tüm dikkatini ona vermişti artık.

“21 Haziranda Güneş ekvatorun kuzeyinde­ki Yengeç Dönencesine tam dik gelir. Bu tarihte Ku­zey Yarımkürede yaz, Güney Yarımkürede kış hü­küm sürmektedir.”

Zeynep kendi yarım kürelerinde yaz mevsiminin 21 haziranda başladığını öğrenmiş oluyordu.

“23 Eylülde Güneş ışınları bu kez Ekvatora dik gelir. Bu tarihte Güney Yarımkürede ilkbahar, Kuzey Ya­rımkürede sonbahar başlamıştır.”

“Öğretmenimiz şeklini tahtaya çizmişti.”

“benim kızım akıllıdır. İstersen devam edelim.”

“Olur dedecim. Senden dinlemek daha güzel”

“21   aralıkta Güneş ışınları ekvatorun  23°27'  güne­yindeki Oğlak Dönencesine tam dik gelir. Bu sırada Güney Yarımkürede   yaz, Kuzey Yarımkürede kış hüküm sürer.” Diyerek devam etti. Zeynep’in gözlerinde şaşkınlık yoktu. Var olanı pekiştiren tavırlarıyla dinlemeyi dercih ediyordu.

“Güneş ışınları bundan sonra tekrar kuzeye doğru çık­maya başlar ve 21 Martta yine Ekvatora tam dik ge­lir. Bu tarihte Güney Yarımkürede sonbahar, Kuzey Yarımkürede ilkbahar başlar. Ayrıca Dünya bu hareketi sı­rasında 2 Ocakta Güneş'e en yakın, 2 Temmuzda ise en uzaktır.”

“neden dede”

“Kızım dünya güneş etrafındaki dönüşünü bir yılda tamamlamıyor muydu? Ne demiştik Ortada güneş ve bir çizgi etrafında dönen bir dünya… Ama asla bu çizgiyi bozmuyor. Her adım aslında bir güne denk geliyorsa, en yakın pozisyonu 2 ocakda alıyor en uzakta da 2 temmuzda”

      “Yani öğretmenimizin çizdiği o şekli incelemem gerekiyor.”

Dede dolunaya bakarak, asıl konumuz gözbebeğimiz olan ay, dedi. Sonrada

“Dünyanın tek uydusudur”

“evet” dedi. Zeynep…

“Gördüğün gibi çıplak gözle izleyebildiğimiz bir gökcismi…Çok öncelerden ışık kaynağı sanılmış. Ama ışık saçmaz. O güneşten aldığı ışığı yansıtan bir aracıdır.”

“Görebildiğimize göre nasıl ışık kaynağı olmaz.”

“Şuan ayda olsak, aynı soruyu yine soracaktın. Ya da atmosferin dışından dünyaya baktığımızda. Işık kaynağı olması için enerji yayması gerekir.

“Güneş gibi”

Dede başını sallayarak onu onaylamıştı.

“Ayın içinde neler var biliyor musun?”

“Bilmiyorum. Neler var? Orada insanlar yaşamıyor.

“Evet insanların yaşaması için gerekli olan koşullara sahip değil. Örneğin su ve oksijen yok. İki dakika burnunu kapat. Bu arada ağzınıda kesinlikle açma…”

Zeynep dedesinin dediklerini harfiyen uyguladıktan sonra birkaç dakika içinde kızarıp bozarmaya başladı. Sonunda burnunu ve ağzını açarak, nefes aldı.

“Anladım. Nefes almazsak yaşayamayız. Öleceğimi sandım. Nefesini tutmak çok zormuş. İçimden bir güç dışarıya doğru itti beni. Sonunda burnumu elimle tuttuğum için çıkış bulamadı ve sıktığım ağzımı açtırdı.”

“Güzel bir ifade. O dediğin karbondioksit ve dışarı çıkmak zorunda. Yoksa zehirlenirsin.”

“Dedeciğim ayda neler olduğunu söylüyordun.

“Yapısında dağlar, tepeler, ovalar, kraterler ve küller vardır. Ay yeryüzüne 384000 km. uzaklıkta, yarıçapı 1738 km olan bir uydudur. Dünyadan oldukça küçük ol­duğundan çekim kuvveti dünyanın çekim kuvvetinin 1/6 ' sı kadardır. Ay, kendi çevresinde, Dünya çevresinde ve Dünya ile birlikte Güneş çevresinde olmak üzere üç çeşit hareket yapar. Kendi ve Dünya çevresindeki hareke­tinin ikisini de yaklaşık 29,5 günde tamamladığından yeryüzünden her zaman bir yüzü gözlenir. Ayrıca her 29,5 günde bir kez gündüz, bir kez gece olur. Yani bir gündüz veya bir gece süresi yaklaşık iki haftadır.Ay'ın Dünya ile birlikte Güneş çevresindeki hareketi, 365 gün 6 saatte tamamlanır.”

“Bu kadar şeyi nasıl öğrendin.”

“Kızım sende büyüdüğünde kendinden küçüklere göre daha fazla bilgiye sahip olduğunu göreceksin. Ben senden çok önceleri dünyaya geldiğim için daha fazla yaşayıp daha fazla deneyim kazandım. Elbette öğretmenlerimin etkisini unutamam.”

“ben senin okula gittiğini bilmiyordum.”

“Gittim yavrucuğum. Bizim zamanımızda okul her şey demekti. Orada sanatçı, zıraatcı öğretmen, doktor, ressam oluyordun.”

“Ne güzel okulmuş. Bizim okullarımızda neden olunmuyor?”

“Kızım bazı şeyleri zamanla anlayacaksın. Köy enstitülerini ben sana anlatmaya kalksam”

“Köy enstitüsü” demişti. Unutmamak için yineliyordu içinden. Daha sonra öğretmene sormuştu.

Öğretmenin yüzü kızarmış ve Zeynep’in ailesini okula çağırmıştı. Zeynep kapı arasından konuşulanları dinliyordu.

“Bakın hanfendi, kızınız köy enstitülerinden bahsediyor.” Demişti öğretmen..

Annesi kızarıp bozararak;

“Yaşlı bir dedesi var. Onunla sıkça zaman geçiriyor. Sanırım onun etkisinde kaldı. Kayınpederim köy enstitüsü mezunudur.”

“Lütfen çocuğunuzun sağlıklı yetişmesini istiyorsanız, ondan uzak tutun” demişti.

Sonra dedesi gitmişti uzaklara… Annesine ve öğretmenine kızıyordu. Aya baktı yeniden… Dedem bana seni anlatırken dolunaydın. Ama şimdi hilal olmuşsun.

Karnı iyice acıkmıştı. Ama açlığını unutmanın yollarını araması gerektiğini kendine söylüyordu. Dedesi bir şeyi unutmanın yolu başka bir şeyle ilgilenmektir demişti. O da öyle yapacaktı.

Öyleyse dedesinin öğrettiği şeyleri ne kadar bildiğini sınayabilirdi. Önce;

“Ay'ın gözleyemediğimiz evresine Yeni ay denir. Bu evrede güneş ışınları ayın arkasında olduğundan ay karanlıktır. Ay'ın eğri kısmının sağa doğru olan yarım daire biçimindeki evresine ilk dördün, tamamen ay­dınlık ve tepsi gibi yuvarlak biçimindeki evresine Dolunay, eğri kısmının sola doğru olduğu yarım daire biçimindeki evresine ise Son dördün denir. İki dolunay veya yeni ay arasında geçen süre 29,5 gündür.” Dedikten sonra kendini alkışladı.

Sonra da

“Yeni ay evresinde Ay görülmez. Birinci (ilk) Dördün evresinde Ay, Güneş batar­ken gözlem yerine en yüksek noktada bulunur. Dolunay evresinde Ay, Güneş batarken doğuda gözlenir. İkinci (son) Dördün evresinde Ay, Güneş do­ğarken gözlem yerine en yüksek noktada bulu­nur.” Dedikten sonra artık başkalarına aktarabileceği bir şeyler olduğunu bilmenin hazzı ile gözlerini kapadı.

Gün ışığı gözlerini kamaştırdı. Hafiften üşüme hissi ile karnında garip bir ağrıyla kıvranmaya başladı. Bundan bir sene önce yine karın ağrısıyla kıvranmış, tuvalete yetişemeyince altına kaçırmıştı. Annesinin karşısında donup kaldığında kendini ele vermişti.

“Sen altına yaparsın ha” diyerek ayağındaki terliği ona fırlatmış, ardından banyoya sokup yıkamıştı. Hem dayak hem de sıcak suyun etkisiyle bedeni uyuşmuş bir vaziyette annesine küstüğünü göstermek için tavan arasına gizlenmişti. Dedesi kasabadan gelene dek ortada görünmemiş olmasından annesinin etkilenmediğini görünce hafiften hüzün basmıştı. Dedesinin sesini duyduğu dakika aşağı inmek için hamle yapmak istese de yine aynı karın ağrısı içinde kıvranıp, yine altına yapıvermişti. Korkusu katlanarak artmış, annesine görünmeden banyoya girmek için planlar yapmıştı. Ama kilodunu nereye atacağını düşünürken karşısında dedesi bitivermişti.

“Kızım ne yapıyorsun burada”

“Hiç”

“Duydum bugün yaramazlık yapmışsın. Annen tavan arasında tıkırtısını duydum dedi.”

Zeynep’in yüzü gülmüştü. Demek ki annesi kendisini önemsiyordu. Ama yine kızacaktı.

“hadi kızım aşağıya inelim. Herkesin başına gelir. Bazen görmediğimiz davetsiz misafirler bizleri rahatsız ederler.”

“İnemem dede.”

“Neden?”

“Yine…”

“Kaçırdın. Hemen doktora gidiyoruz.” Dedi.

Doktor kelimesini duyduğu dakika korkuya kapılmıştı. İğnelerden ve serumlardan kaçmanın bir yolunu bulmak zorunda olduğunu hisetmişti.

“Dedeciğim ben iyiyim.” Demiş.

Dede onun korkusunu anlamış olacak ki;

“O zaman birlikte seni bulunduğun durumdan kurtaralım”

“Annem kızar.”

“Ben yanındayım.”

Birlikte tavan arasından inmişler. Çekingen tavırlarla annesinin karşısına dikilmişti.

Anne;

“Yine mi” diyerek avazı çıktığı kadar bağırmıştı.

“Dur bakalım. Çocuk hasta olmasa altına neden kaçırsın. Biraz sakin ol bakalım.”

Kadın Zeynep’in kolundan çekiştirerek;

“Gel bakalım başımın belası” diyerek banyoya doğru sürüklemişti.

Dedesiyle gittiği doktor sevecen yaklaşmıştı. İlkkez doktordan korkmamıştı. İshal olduğunu söyleyen doktora bakmıştı. Ölecek miydi? Annesi sevinirdi. Baş belasından kurtulduğu için…

Önemli olmadığını söylediğinde rahatlamıştı sonrasında. İlaçlar ve bol sulu gıdalarla atlatacağını söylemişti.

Eve geldiklerinde annesinin endişeli bakışları arasında dedesi;

“İshal” demişti.

“ne olacak? Akşama kadar nerede pislik varsa orada hanım efendi.” Diyerek ağlamaya başlayan bebeğin yanına doğru yürümeye başlamıştı.

Annesinin kendisini sevmediğini düşünmeye başlamıştı yeniden… Yine ishal olmuş olabilir miydi? Bu düşünce keyfini kaçırdı. Zaten karnı açtı. Nerden çıkmıştı bu ishal…

Ormanda kuytu bir köşe bulmalı ve derdini boşaltmalıydı toprağın bağrına…Su olmadığı için temizleyemeyecekti. Annesi kesin kızardı.

“Beni bir daha göremeyeceğine göre sorun yok” dedi.

İçi rahat etmeyince ağaçlardan kopardığı yapraklarla ormanın içine doğru yürüdü. Yere çöktü, pantolununu ve iç çamaşırını aşağı çekip ayaklarını açtı. Toprağa doğru fışkıran dışkı onu rahatlatıyordu. Karnındaki ağrının etkisi azalmıştı. Yaprakla temizlendikten sonra pantolonunu çekti. Dışkıya doğru bakıp;

“Sizin yüzünüzden kıvrandım” dedi. Sonrada;

“Kesin benim göremediğim mikroplar vardır” diyerek yerden topladığı toprağı üzerine serpti. Başkalarına bulaştırmak istemediğinden hareketleri çevikti.

İşini bitirdikten sonra;

“Oh be” dedi.

Tek sıkıntısı midesinden gelen kuru gürültüye dur diyebilmekti. Planlar yapmaya başlamıştı. Görünmeden eve gidip, mutfaktan bir şeyler aşırdı

Yorum (1) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

karalamalar

Her zaman aynı elbiseyi giyerdi,aynı ayakkabıları,uzun eteğinden dünya savrulması rüzgar geçişleri,bir aşka dalgınca bakardı yaşlı garsonun uzattığı ince belli çay bardağına dalarak...sanki beline ;duvarlara kuşak çekerken al basmadan mintanlarda,ebruli sevdalar mevsiminin hasadına tutulmuşluktu belkide,geçmiş sevdalardan arta kalan....

Kadıköy'den ,karaköy'e geçerken,en erken bir sabahın düşünden çalarak uyanırdı,her zamanki yaşlı garsonun uzatacağı bir bardak çayın özlemini duyarak,,,

her zamanki masumluk büründürdüğü güzelliğinde,aç bakışların yalnızlar rıhtımına demirlemiş gözlerinden kayarak sessizce süzülürdü,fırından yeni çıkmış simidin kendine özgü kokusunu algılayan serzenişlere doğru,,,,

"hadi bu martılarda açtır şimdi,iki simit fazla alalım,onlarıda doyururuz,sabahın sessizliğine gizlenmiş bir türkü gibidir onların kanat sesleri,bir sevdadan arta kalan mırıldanmalar gibi açtırlar onlarda""""

Her zaman duymak isterken çok yakınına düşen,ama bir o kadarda uzak olan bir sesin ,mavi bir boşluğa doğru kayıp gidişini seyrederdi sessizce...

"bak bu çay yeni dem,ve benden,topladığınız puanların karşılığı olarak kabul edin"diyerek uzattı ince belli bardağı yaşlı garson...gülümsüyordu,yüz hatlarına düşen çizgilerde,güngörmüş bir anılar bütünü,tam gözlerinin içine bakarak...

Kadın o dalgın bakışlarını yine denizden ayırmadan,"teşekkür ederim"diyerek aldı ince belli bardağı....Yaşlı adamın yüzüne yansıyan bir düş kırıklığı sessizce uzaklaştı,belkide kuru bir teşekkürden daha fazla beklentisi vardı....

Bazen duvarlar vardır en yakın olunduğu zannedildiği anlarda,en uzak bir duruşu olan,yüzlere yakalanan gözbebeklerinden üretemeyen bir yalnızlıktır...durgun suda gök delisi bir sevdadan arta kalan ....

Çocuk dalgınca;aynı kadın seyrediyordu denizi,bakışlarınadaki masumluk kadar yakınlık,bir martının yakınına düşen kanat çırpınışında,aralarında kurdukları o iççekimsel ilişkinin saf masumiyetine gizlenmişti,kadın görmüyordu çocuğu,en yakınında olmasına rağmen,çocukta kadını...

Görmek için bir nedenide yoktu belkide,hiç kimsenin kimselerdden habersiz olduğu kadar yapılan bir yolculuktu "vapur yolculukları"

Kızkulesinin yanından geçerken,tamyol rüzgara sırtını vermiş bir başka vapurun sesine uyandı kadın;usundan"yaşlı garson şimdi gelsede bir bardak çay daha içsem iskeleye varmadan "diye geçirdi....arar gözlerle baktı bir süre çevresine,hafiften esen poyraz rüzgarında,ürperdiğini algıladı....

Hep böyle eserdi;izmit körfezinden çınarcık burnuna doğru poyraz rüzgarı,ağustos sıcağına bir serinlik düşer,yine böyle ürpetirdi insanın içini..,geceyarısından o boğuk ve derinden gelen uğultunun sesini duyduğundada aynı ürpertiyi hissetmiş,binaların dans eden varsıllığında,yüreğinden bir yıldızın sesli ve gürültülü bir formda kayıp gittiğini hissetmişti...denizi kısaltan sonradan doldurma toprak parçasının sulara karıştığını gördüğü an sarılmıştı cep telefonuna...en yakınını arayacaktı hesapta,en fazla sevdiğinden başlamayı tercih etmişti bundan dolayı...telefondaki bir ses "aradığınız kişiye ulaşılamıyor"diye bağırıyordu...""""aradığınız kişiye ulaşılamıyooooooooorrrrrrrrrrrrrr"""""Küçük kasabada felsefe okuyan kardeşini aradı daha sonra,telefondaki ses

--- abla sallandı buralar,bir kaç binada yıkıldı herkes gibi bende sokağa çıktım"dedi,sesinde korkuyla karışpık bir heyecan..

----- tamam buralarda sallandı binalarda yıkıldı,binalar ve toprak geçti gözlerimin önünden ,ama kerim,e ulaşımıyorum,birde sen dene belki sen ulaşırsın ..diyerek kapattı telefonu...

..............................................................................................................................

Geçmiş zamanlara yapılan yolculuklarda,anılar siyah yada beyaz renklerin arasından süzülen fluğ renkler gibidir çoğu zaman,yaşanlıan anların bir yerlerine takılmış plaklar gibi apansız düşüverir belleğimizin bir yerlerinden....Zamansız hüzünler yada sevinçler buruksamış acı çay tadında süzgün bir zaman diliminden sessizce yol alıverir,kederini ardına takan,kış soğuğuna buğulamış camlardan ....

 

 

çııÖÖçşıÜüAaaaaaaahhhhhhh ...!o sığınmak zorunda kaldığı aciziyeti yokmudur insanın;bir mavzerin yüreğine sapladığı deli bir fişeğin kocaman yarası gibidir,hiç kabuk bağlayamacak sızılanım kadar yakın,kayıtsız kalınan yaşamak kadar zorunluluktur....

Hayata sıkıştırılmış baskılardan ,özgürlük ve aşk koymak için kaçmak...kaçmak...kaçmak...geçmişi kirli bir yaşamın içinde,ak lekeler aramak,aşık olmak istemek,kadınsan bir adama,bir adamsan kadına,,isimler sıradandır;yaşanılan bir zamanın konu mankeniysen eğer;iki nokta koyarak sıraladığın bir dizgede,ahmetler,hasanlar hüseyinler çıkmıştır karşısına,,

GÜNEŞE GÜLMELERİN,SESSİZ AĞLAYIŞLARIN ANLAMI NEDİR,AŞK HANGİ YAĞMURUN MEVSİMİDİR....

Hep onsekizdir düşlerin,hasanla,hüseyinle ahmetle mehmetle,figenle esmayla çoğaltılmış isimlerde,çoğaltılmış isimlerle sevişirken,isterik olmak,zorunluluktan doğan,emeksiz ve kullanımı pragmatizme indirgenmişliktir.ama yinede farkına varmaz insan,onsekiz düşlerinden geçen yaşlanmış öykünün taze bedeninde kullanılmış biçiminin...

Oooofffffff ya! ne kadarda çok örnekleri bol yaşamın malzeme bolluğundaki tanıklığını yapıyor insan....

Deselerki;güneşin doğuşunda şehirler uyanırdı,kentler kasabalar köyler,zamanlarını bekleyen aydınlıkta;yeni beklentilere umut yakan sıra beklemelerde düş satıyor....alırmıydınız:her yanda özgürlük,her sabahta :umut,iş,ekmek,aş,açlık,yoksulluk,sığınmacı mülkiyetsizlik biçareliği,,,

Ben satmıyorum bütün bunları,,almak zorundada değilsiniz,nasıl olsa almışız doğan her sabahtan kendimize ait olanı...

Bir zaman masalından köyler yağan bulut mevsimiydi,yağmur sığınmacı şemsiyelerde ,korunak bulamayan deli kaçkınlıkta firari,öfkeli bir zaman hırsızıydılar...,

Kaçmak ;kurtulmakla eşdeğerdi bir yaşamdan başka bir yaşama tanık olmak için...mutluluk olması gerektiği yerden bir atımlık mesafedeki barut misali hercai bir arayışta,tahtıravelliye binen çocukluğundan regl olmuş delikanlı kızlar moduna geçiş faslıydı...

Nasıl geçirildi bir göğün öte yüzünden,gökkuşağının çizdiği renklere ,ufuklara bakmış kalmışlığın özleme tutku serzenişleri,içgeçirişlerdeki sıradanlık kadar yoğunluk kazanan zamansızlıktı...

SABAHLARI UYANAMAZDI...BAHAR SABAHLARINA ERKEN KALKAN BİR HOVARDALIK,EGEMENKEN GÜNEŞİN AL BASMADAN TENİNE,ÇİĞ DÜŞMÜŞ BİR ZAMAN ATIĞINDAN ARDA KALAN BİR ALIŞKANLIKTA SİLERDİ PUSATLI GÖZLERİNİ.....

Ege kıyılarında insan başkalaşım geçirmiş değerlerin yenilikçi namusluları kadar dürüst olabilirdi ancak,dedikoduları bol üretgenliğin gerçekçi yanlarından çatlayan ar damarı,portakal çiçeklerinin o rehavet veren aroması kadar isterik,etik ve estetiği kendi tanımından çıkarıp,sosyalleştirecek kadar beynelmileldi...

Belkide sabahlara uyanamayan alışkanlık,geceye mastürabasyon yapan düşlerde,görmediği insanların imgesine iz düşürüp,sessiz haz alma sanatı kadar ürkek ve edilgendi...masumiyet ;şeytani duyguların köreltilmemiş yanında,içindeki çocuğu gizlice salıverirken sokaklara,milas,bodrum ,güllük düşlerinde,beş milyonluk zorunluluklar taşıyordu hayata dair...

İlk zamanlardaki beş milyonluk büyümeler,sanal sevişmelerden ,realite şow aktivitesine dönüşürken,haz almak zorunluluğundan sıyıramadığı içgüdüsel devingenlikte toplumsal başatlığındaki potansiyel fahişelik kadar gerçekti....

NE KADARDA MASUMDU HAYAT,YÜZÜNE BAKTIĞI AYNA YANSIMALARINDA....PRİZMATİK FORMATLARDA SEKSÜEL DEVİNGENLİK,POTANSİYELLİŞEN AÇ YANSIMALARDA ŞEKİL BULUYORDU GİDEREK...

Ne kadar değişkenliği bol bir sıçramalı devrimini yapan çocukları olsalarda onlar,zamansız saplanacak sızı alımlarda maskara maskelerde soytarılık yapan palyaçolar kadar gülmek zorundaydılar,rollerini dağıtan hayat,müdahil olamadığı alan kadar gerçekti ve yaşamaktı ona düşen....

Nedametler ithal ikameci aidiyetin dayatanı kadar hayata dairdi ve bol küfürlü sahnedeki oynadığı oyunda kendisi olmak için bir kaygı taşımadan gelip geçenleri seyre duruyordu ...

Bir bilseydi fırtınadan arta kalan dinginlikteki mirasın,batık kentler müzesinin neresinde saklı kaldığını,dönüşmek için bir neden yaratabilirdi hayat,sarıgüller mevsiminden geçen açlığın o mağrur görüntüsü ardındaki çökmüşlük depreminden arta kalan moloz yığınlarının kokmuş bedenlerdeki tiksintisini duyabilseydi eğer,ki ,

ZAMAN SESSİZCE YOL ALIYORDU GEÇMİŞ ACILARA SERENAT YAPAN HAYATTAN...

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Sessiz bir dinginliğe doğru yol almak istercesine,tepeden denizi gören o görkemli manzaraya doğru yöneldi adam,yolun uzamasından inadına bir zaman yaratarak,rampa aşağı doğru saldı düşlerini,mutlu olması gerekiyordu hayata dair ama uyku tutmayan gecelere düş geçiren perdede slayt gösterileri geçiyordu beyninin kılcal damarlarından...

Sokaktaki insan silüetlerinden ıramış bir kendini yalıtmışlık,aşka hükmü geçmeyen sevdasızlık sancısına sürgün yemişti belkide..."markaydı üstelik kocaman bir marka,hiçbirşeyi olmayan ama kendine güvenden başka kaybedecek birşey olmayan bir kayıtsızlıkta,kendi doğrusundan kırılma noktalarını taşıyan bir yalnızlıkta,değerini kaybetmiş bir gerçeğin düşlerinden üreyen hayat,bir yandan donatıyordu gelmekten öte gelecek olanı...

umutlu olmak için onca nedenin içinde,umutsuz olmak için hiçbir neden yokken,yüzüne taktığı o soğuk maskedeki çocuksu zamanların ansız dışa vurumunda inat edecek kadar hoyrat ve asi,bir o kadarda acımasız bir hayattı alttan yukarıya biçimlenen...

ÖZLER DEĞERİNİ YİTİRDİĞİ ZAMAN,ANLAMI KALMAZDI BİÇİMLERİN...

Özler değerini yitirdiği zaman;nasıl şekillenirdi hayat..bilinmez bir damardan akan kanın bedensel uyuşmuşluğunda ölümü bekleyerek ağır ağır sönümlenmek ,sinema şeritlerinden geçen gerçekçi görkemde bir hayatı sessizce koyvermek...insandı işte,delişmen sevdalarda hercai bir tutkunluk,seviden geçen bir baharda tutuklu kalmak kadar bir özgürlükte yaşamak delicesine asi ve hoyrat...

Sevmeleri anlık olursa susardı,konuşmak kifayeti kalmayan bir zamanın esnek yanlarında düşe geçerken;geceleri uyumadığı yanına kar kalır,sonrada unutur giderdi zamansız düşen sevdaları...sıradanlık kazanan insanlarda sevda arayan beklentilerin sığlığında yüzen insanlara bakar"gerçekten böyle olan bir ilişkiden nasıl tav alır hayat"diye geçirirdi içinden...

Çelişkiler yumağından örgünlemiş bir hayatta eski ile yeni arasındaki o onulmaz boşluk kinayeli bir öykünmenin öfkesine yenik düşüyordu belkide ...

Çocuk olmak için,fazla büyümemek gerekiyordu,fazla büyümemek için de çocuk olmak...

Herşeyin ama herşeyin safçasına gözüktüğü bir dünyada gülünecek kadar masumiyet taşıyan bir linç girişiminden arta kalan çoğul kalabalıkta aranan boşvermişlik öfkesi ve yalnızlık adını koyamadığı bir faşizmin düşüncelerinde bir coğrafyanın ağlayan gölgesine tanık oluyordu hayat...

Önce mersinde;takım elbiseli birinin 15 yaşındaki çocuklara verdiği bayrağı,yerlere atın,ayaklarınızın altına alın talimatının yankıları ,trabzonda beş gencin dağıttığı bildiride linç girişimine,ardından sakaryada başka bir linç girişimine sahne alıyordu... ulusal değerler altında sunulan ve halkın tahrik nedeni olarak görülen,devletin en üst kademelerinde aklanmaya çalışılan linç girişimi,herhangi bir avrupa gezisinden sonra,360 derece dönüşle farklı bir açıklamayla tenzi ediliyordu...

Faşizmi bu kadar hortlatan korkunun adı neydide,yıllar sonra gün ışığına çıkarılmıştı...!

Sözde 9.9 luk büyümeyle kalkınmaya aday bir ülkede,ekonomik istikrarın olması gerekirken,farazi, bir siyasal istikrarlığın içinde kaos yaratmanın ne anlamı olabilirdiki,,,bu coğrafyanın gündemine zaman zaman oturan faşizan tavırlar solun tamda bu istikrarsızlık noktasında ,çoğunluğun azınlığa saldırısından yeni bir güç odağı doğurup solu meşrulaştırması olmasındı sakın..

Sayın başbakanın bu derece bir u dönüşünde,kendi aklıselim mantığından ziyade,kapitalizmin azgelişmişlik yasalarından,doğacak hiçte elzem sayılmayan bir gücün,varolacak bir ekonomik istkrarsızlıkta,yeniden oluşacak bir solda birliğe olumlu bakması elbette mümkün değildi...

Dolayısıyla bu tür saldırıların kendi içinde savunma alanları yaratan bir birlikle toplumsal meşruluk kazanması hiçte hoş olmazdı sermaye güçlerinin egemenliği boyutunda...

Çocuk olmak yetmiyordu bazen......

Bazen büyük olmak da yetmiyordu,küçülmüş bir dünya'nın bulutlardan sıyrılan sesinden güneşe ulaşabilmek için...

AHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHH BU SEVDALIĞIN GÖZÜ ÇIKSIN EMİ,BİR ZAMAN ÇOCUKLARINDAN NEDE ÇABUK ÇALIYOR AŞK MASALLARINI

Yağmur sıcağı mevsimlerden geçenlerdeki onlar,her zaman parkalarında derinlemiş kan lekeleri,bir zaman sızısından kalan hüzün serperlerdi ilkyaz iletilerine.....

Adam:kırılmış bileğinden sızı düşen yanına öfkeli,dalgınca baktı denize;akrep çengeli gibi uzanan burnun en uzağına bakarak akyardan bir zaman bodrum oldu düşleri,serin suya soktuğu ayaklarında düş gezintisi sıcaklık,mavinin dalgalı gölgelerine seyrüsefer bir zaman gezindi durdu düşlerinde...

Kaç zaman çalmıştıki hayat,kelepçelenmiş gölgelerinden tutsak ettiği zaman hırsızlarıyla...duvarlara gölge düşüren kuşak çatışmalarında ...anlamak istemek,anlatamamak,yada anlaşılamamak..

Anlatılamayanların sağır sessizliğinden geçiyordu gece;unutulmaya yüz tutmuş bir baharın sesli sancılarından..

YOLLARDA GİDERKEN DÜŞ KURMAK,VARSIL BİR İKLİMİN ÇİÇEK KOKULARINA DOKUNAN BEYİNSEL SEVİŞGENLİĞİ GİBİDİR...

Herşey geçer insanın usundan,unuttuklarıve unutamadıkları,kırık kolun keşfedilmiş sancıları damar versede hayata,kesin ve net kararlar almak için biçilmiş kaftandır uzak düş yolculuklarında gece karanlığı gezginlikleri,,,

İnsan nereye bakarsa görmek istediğini görür ya işte öyle bir şimdinin gezginliğine düşmüştü gece,sırtı yemiş gibi duran çıplak yamaçlarda tek tük yanan ışıklardaki loş aydınlıklar,uzakta bir mum ışığının kılavuz kaptanı gibi sesizce yol alıyordu düşlere..

"Konuşmalıyım filiz'le "diye geçirdi usundan,kurgulanmaya başlayan kelimeler tek tek düşmeye başlamıştı belleğindeki boşluğa,"sabahlara kadar sevişirken alınan hazların bir bedeli olmalımıydı...."olmalıydı"bir yaşamı bitiren geçiş sancılarında giden bir ömrün bir bedeli olmalımıydı....."olmalıydı"

Öyle ya..! sevda çocuk bezlerinden markalanmış sonrada hazların bitim noktasında kirlendi sanılıp kaldırıp atılmış bir aşk sanatı olamazdı..

İnsanın aşık olmak için bir nedeni olmalıydı her zaman...emek verebilmeliydi ona dair...

AAAAHHHHHHHHHHH BU POTANSİYEL FAHİŞELİĞİN BALTA GİRMEMİŞ ORMANLARINDA GEZİNEN GİZEMİNE SIĞDIRILMIŞ GÜÇ NERESİNDE SAKLISIN ARAYIPTA BULAMADIĞIM SEVDALARIN...

insan insandı işte,her zamanki yalnızlığında sıradışılığına takılmış madalyalarda,sıralı duran insan ilişkileri,her kız ona bakıyor(muy)du,yada o öylemi zannediyordu,ilginç olmak için bir neden yaratmıştı kendine ve tanrıdan daha üstün bir varlık olmanın mucize yaratan gücü kadar gerçek zannediyordu kendini,gülüyordu kızlar,ona gülümsüyorlardı,hepside ona aşık olmak için can atıyordu kendince,öyle ya müthiş bir yazardı kendince,guiness rekorlar kitabına altıbin kişiyle yazışan adam olarak geçecekti belkide,belkide nobel'e bile aday gösrterilecekti yazdığı herhangi bir kitap,,,,

Mamafih kimsecikler yoktu yanında,yalnızlık melankolilerinde,uzaktan gelen dostun hiç bırakmak istemediği sığınmışlığı ve özölüme yönelen düşleri kadar gerçekti...

Herkesler girmişti yaşamına,hülyalar,sevencanlar,kadirler,mehtaplar,norveçten gelenler,avusturalyadan gelenler,tam tamına 29 du birlikte olduğu kadın sayısı,otuzuncudaysa yine girmişti aynı depresyona, güya bu sonuncu olacaktı,ama olmamıştı,oda bırakıp gitmişti korkak bir sevdanın medeni cesaretini kendinde bulamayarak...

Uzaktan gelene:"gitme,bir akşam daha kal,bak firmada burda hadi iptal etttir şu biletini"dedi rica karışımı bir yakarışla..

UZAKTAN GELEN: Yok be hocam gideyim ben gördüm görmek istediğim ne varsa,bu kadarı yeter bana..

YALNIZ ADAM:

Seninde ne bok olduğun belli değil,neyaptığında,bir geliyorsun kısacık kalıp çekip gidiyorsun,ne yapacaksın sanki gideceğin yerde bekleyeninmi var..

Dik caddeye doğru çıkarken,insanlara sürtnmemek için zik zak çiziyorlardı,yanlarından geçenlerin çoğunluğu biraz merakla,birazda "delimi bu" dercesine bakıp geçiyorlardı,her gülümsemede biraz kendi mantıklarının alamadığı kadar yüklemeye çalıştıkları anlam yalnız adamın yalnızlığını bastırmaya çalışan şekilciliği kadar gerçeklikti..

Uzaktan gelen adamın belki bir bekleyeni yoktu gideceği yerde,belkide aniden ortadan kayboluşuna meraklı bir dedikoduyla dialogda bulunanlarda vardı,ama uzaktan gelen:açta kalsa o küçük kasabanın yılan gibi kıvrılan koy yolarında dahada mutlu olduğunu algılamıştı,insanın koca kente düşen yalnızlığının insan kalabalığında gezinen bir aymazlık olduğunun bilincinden geçerken sessiz bir geçiş yapmıştı zamandan...

UZAKTAN GELEN:

Sahi ne bok olduğum belli değilmi benim,yada bokun cinsi nasıl oluyor,adam gibi adam olmak için erken değilken daha,uzakta özlediklerimi arıyorum desem yalanmı olur,yada geldiğim yerden bir parça iz bırakanları,biliyorumki bir özleyenim var oralarda ve ben senin gibi değilim,senin yanılgıların kadar aşk üretecek hayattan öyküler çıkar ya benim;herşey malzeme benim için.bakış,gtülüş,donukluk,matem,sevinç yas,bundan dolayıdırki senden daha kolay yazabiliyorum,daha rahat tümceler üretebiliyorum,sen aşık olamazsan yazamazsın,bense aşık olduğum zaman yazamam,yada öyle bir aşık olmalıyımki,herşeyi yazabilmelmeliyim,dik yokuştan geçen bütün kızlar sana yada bana baksa ne olur,benim aldığım haz kadar mutluluk taşımazmı çoğunluğu....

Fakültenin çay bahçesinde seslenen bir bayan sesine yöneldiler ikisi birden,"bakarmısınız,buyrun bir çay içelim"

uzaktan gelen ve yalnız adam gayrıihtiyari ve hiç neden olmaksızın yöneldiler masaya,uzanan ellerdeki tanışma fasıllarından isimler türetiyordu hayat ,filiz selahattin,durcan,vs

kadın sanki biri konuşmasını kesecekmiş gibi hızlı hızlı, bir çırpıda özetledi otobiyografisini, sabahın ve postanın muhabirliğini yapmıştı bir süre,ve oldukça açıklıkla anlatıyordu kendini,uzaktan gelen:sen depresyon geçiyorsun"dedi kesin kurulmuş cümleler seçerek,herkes donuklaştı masada,kadın;"nerden bildin"dedi şaşkınlıkla,sonrada ekledi,"psikologmusun sen.."

uzaktan gelen:değilim, ama anlayabilirim insan psikolojisini,konuşmalar cinsel çağrışımlarda yakalanmış kelimelerde sürüp gitti,sıkılganlık sıradan konuşmaların içinde sırasız zamanlar gibi delice eşlik ediyordu yönünü şasırmış rüzgara.....

 

 

 

çııÖÖçşıÜüBu kentlerde müzelerde saklı kalan antika aşklar yoktular,batık kentler müzesine gizlenmiş insancıklardan geriye kalan yosun kokularına saklanmış sardunyaların kıyı gezintilerinde hercai bir sıradanlık,ardından gelen monoton bir alışkanlık ve serhoşluk saklanmıştı,erişelemeyen zamparalıklardaki öykünüşe.....

Herkesler,yüzelligram et sevdalarındaki anlık hazların yalakalığına tutunmaya çalışırken,ilkyaz sergilemesine açılmış bedenlerin cinsiyetlerden erotizme gönendirilen sevişgenliği,kalıplaşmış aidiyetlerde insan maskeleri sunuyordu,salacaktan süzülen akşamlara...

Gecenin dinginliğindeki sokakların sakinliği ve yalnızlık odalarındaki mastürabasyonlar,tanrı ile insan arasında günahlardan arındırılmış bir yakarmanın,vicdan çözültülerindeki rehavet kadar gerçektiler...

Yağmurların kesildiği zamanlarda ,sıcak bastırmayan baharların,korkak gezinişleri herzamanki sıradanlığında elzem bir aşk öyküsüne tanıklık ederek,sistemsel sıralanmış düşler salıyordu denizden gelen iyot kokusuna.....

Gecenin bir zamanında dinginliği yakalayıp,çoğul insan gürültülerinden arındırılmış zamanların hazzında geçmişi sürümek elbetteki güzel olanın ahdı vefasına serzenişti....

Sarıgüller mevsiminden çalınan varsıllık,orospu yaşamların,yoksulluğuna tanıklık ederek,karamizah tiradlar türetiyordu zamandan...

Afilli giyiminden sarkık göğüslerine düşen parfüm kokusu,her ne kadar burun direklerini kırmak gibi bir amaç edinsede,"varlığımın teminatı,var olduğum anlamını taşımaz,ozon tabakasında kara bir delik açmış kokulara koyduğum katkıdan dolayı,varolduğum için burdayım"gülümseyişinde ekmek kaygısından üreyen yalakalık...kadın duylur bir sesle:

------- Naber lan,burdadamı karşılaştık seninle,düşmeyecekmisin hiç yakamdan.?

ADAM:

------Siktirgit lan,belamısın başıma,ne işin var burda,düş yakamdan ...

KADIN:

------- Hadi lan ordan,eminmisin düşmek istediğinden,hemen giderim,ama bu eller sana hiç yabancı gelmiyor öyle değilmi...?dedi göğüslerini adamın burnunun hizasına getirerek...

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kadife devrimler yapılıyordu,erken bahara yüz çalan çiçek buketlerinden,7 milyar dolarlık

dolarlık,maymuncuklarla açılmış ithal ikameci kapılardan...kırık aşklardan geriye kalan bir zamanda,çoğul yığınların sesi,ne idüğü belirsiz bir sese doğru yürümenin sanrılı geçişlerinde,dönüyordu dünya,birilerinin küresel yuvarlaklığında...

Tıpkı aşklar gibiydiler onlarda,yarım kalan bir öyküde konu kahramanları belli olmayan,

bayrak aşkından,insan aşkından,doğa aşkından,yaşam aşkından geriye kalan ne varsa oynanılan rollerde,ezberlenmiş yaşamlarda,,,,

Sarıgüllerin solma zamanlarına denk düşüyordu hayat,her zaman açan bir mevsim sonyazında,denizde midye kokusundan geriye kalan,masumane bir geçiş kıyı boylarında,orospuluk dizboyu,çamur bulanığı;

"AAAAAAAAHHHHH KAHPE DÜNYANIN YOKSUL YÜZÜNDEN GEÇEN ÇIĞLIK,GÖKTEKİ YEDİ RENKTEN HANGİSİNE AŞIKTI,ÇEMBERİNDEN GEÇEMEYEN YÜZ SÜRMELİK""""

"Bugün traş olmayacağım"diye geçirdi usundan,"bugün en paspal giyimimle bir zamana hükmedip,aşklar çalacağım devşirmelikçi dünyadan,arabaları,evleri olmayan pespaye yorgunlukta,hiçbir dem almadan sunulan nimetlerden,,bir zamana hırsızlamış,harami eşkiyalar mevsiminden geçeceğim sessizce,kıyı boylarında esen bahar rüzgarları,çocukluğum geçiverecek yanıbaşımdan,büyümüşlüğüme isyan,küçülmüşlüğüm kadar olacak,,yol yürüyen bir insandan ne kalırsa geriye,toplayacağım bir bir,sokak süprüntüsü orospulardan.....belki ağlayacağım:olsun varsın,,neye ağladığı önemlimi insanın,neye güldüğü yada,,ahhhh kahreden sessizliğin onulmaz yalnızlığındaki,slayt gösterileri,,ahhh bu memleketin ince yüzlerinden,gölge düşüren umutlu bekleyiş,gölgem gölgen olmalı,gölgem,söğüt dibine düşen rüzgar geçişi,....bugün traş olmayacağım,,varsın yıkılsın dünya,kıyametmi kopar;hayatımda bir kerecikte olsa kendim olmuşum....

Parmakla sayılan insanların kıyı kentlerinden,toprak ve deniz sırasını hiç savmayan bir sevişgenlikteydiler,,palmiye ağaçlarının gölgesizliğinden yürürken,dolmabahçeden,beşiktaşa iz süren zaman,sıkılası bir yalnızlıkta,sessizce yol alıyordu....

Önünden yürüyen kadının kalçalarını sallayarak salgıladığı isteriklik ve zamana anlamsızlık katan başıboş bir gezginlik;böyle zamanlarda yürüdüğü yol kadar umut salınan bir hayatın,düşlerini salardı yüreğine...yılan gibi kıvrılan yollardan yürürken,uzağını göremediği bir yolculukta,yarınsızlık korkusu düşmezdi yüreğine...halbuki yarınsızdı hayat yada belirsizdi yarını...aşık olmaktan korkan geçmiş taşınmışlıklarında,yüzüne taktığı maskedeki duygusuzluk,bir zaman sevmelerinin,yada sevilmelerinin ardına takılan düş kırıklıkları...

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Adam serhoştu ve çocuk kovboy;kadın yoktu,önceden vardı belki,ama sonradan olmamıştı,hiç olmayacak bir zamandan sessizce süzülüvermişti pencereden içeri...

adam kapatmamıştı güneşin perdesini,ışık aydınlığında bir izdivaçdanm arta kalan serhoşlukta kovboyculuk oynayan çocuk,adamın küçülmüşlüğüydü,büyüdüğünden sonraki bir zaman,bir dağın en doruğuna çıkacak hazlar yaşamış,başı dönmüştü oksijen fazlası serhoşluktan..."artık gelmesende olur "diyemiyordu,çocuk kovboy olmuştu ve vurmaya hazırdı bütün kötü adamları,vesternize edilmiş bir roldu ....ilk düelloda vurulanda kendisi,umarsızlık egemenken hayata düş serhoşluklarında gezinen ayyaşlığı kadar çare sunuyordu hayat...mutlu olmak için hiçbir nedeni yoktu,yeşil yapraklardan gelen dokunulmuş sevdasal sayrılık,birde gözü körolmuş duldalık:dinginlik nereye saklanmıştıki...?

Kadınlar geçiyordu sokaklardan,allı yeşilli kadınlar,gül basmadan tenlerinde ,kiraz sevişmesine durmuş bahar yorgunluğu acıdan aşklar üreten sevişgenlik tadındaydılar...

kardelenin günışığına hasret yüzüne salınmış bir sevdalık yoktu yüzlerinde,,"berbat bir dünyada şekilleniş post modern aşklardan zamanından geçen bulaşgan bir üretkenlik,nazlı ve nazende güller zamanında,şımartılmış gül goncası gibi seyrüsefer konumundaydılar...

Neden acıdan üreyen aşklara tohumlanırdıki dünya,,herkes okuyordu yada yaşıyordu,bir insandan geriye kalan mirasyedi sevgileri,bol bulunan bir tükenmişlikte hoyrat bir tutunamazlık dominantıydı küresel dünyanın ve dönüyordu...herkesler dönülen bir merkezde alırken yerini,hiçte başının döndüğünün ayrımına varmıyordu...

Görsel medyada biz size karıda buluruz,evde kalmışlara kocada,çokta çabuk sevebilirsiniz birbirinizi..pezevenklik geçmiş zamanlardan kalan mirasın devri daimlerinden modernize edilmiş zamanlar taşıyarak geçer gözlerinizi sildiğimiz peçetelerden,göremezsiniz,servis şoförünün gözlerindeki vatandaş sevgisinden geriye kalan yağmur taneciklerini:

"AHHHHHH KÖROLASI HAYAT ADIN KADAR BATASIN EMİ...""

Unutmak belleğini boşaltırmıydı insanın,boşaltılmış bir bellekte yeni donanımlara yer açan bir boşluk ve o boşlukta salınan insan...

Uzayın boşluğuna düşmüş gibi yerçekiminin dayanılmaz gücünden sıyrılıp,salınan bir iç göçüşde,evrenselliğin hiçbir tanımı kalmadan,soluk alıp veren bir alışkanlık,,beden beynin materyalist dominantlığından sıyrılıp,zayıf olan yanlarının nekahat evrelerinde bir sıradanlıktan aşinası olan bir zaman yaşamaktadır....mutluluk yoktur,mutsuzluk oda yoktur..hiçbirşey yoktur insana dair olan....

insan bilirdir bir bumerangın acıtan yanı dönüp dolaşıp o hep aynı kalan boşlukta kendinin zamansız zamanını yakalamaktadır...

Aslolan boşluktur belkide insanın yüzünü kendisine dönebilmesi için...aidiyeti kendisinde saklı bir anın dışa vuracak bir devrimci yanıdır hayat;zincirlerinden kurtulacak bir öfke kadar asi,meymenetsiz bir çağın yenilgisine uğramış kadar edilgendir,,

Tavanda sarı sönüklüğünde yanan lambanın,beyaz betona yansıyan renk huzmesinde,dans eden gölgeler,gecenin karanlığından loş aydınlığa slayt gösterisi gibi düşerken,gözbebeklerine düşen anlamsız boşluğun,her yanında insan silüetleri geçmişin bir yerlerinden gelmektedir üzerine üzerine...koyun saymak anlamsızdır,uyku sürgün yemiş bir diyarda adı konulmuş bir yalnızlıktır...

BOŞLUĞUN EBE KÖRÜ ALACALIĞINDAN GECEYE DÜŞEN FLULUK, HAYATIN BİR YANINDAN GEÇEN AŞKLAR KADAR LANETLENMİŞ BİR ÖYKÜYDÜ BELKİDE..

Ak tenine kara düşüren çiğiltimsi lekelerde,yanık zamanlar saklayan güneş kızıllığı kadar yangınlıklar,ilkyaza kardüşüren bir nisan şakaları kadar soğuk ve ürperik...içini ısıtan bir yücelikte yokoluş gibidir....kadın bakmaktadır meraklı gözlerinde ertelenmeye hazır olmayan bir sabırsızlık,erkek utanmaktadır....yüreğinde geç kalınmışlığa göç eden bir sessizlik,televizyonda eski zaman eşyalarını kadir bilmez alışkanlıkta alıp satan hoyratlık ve asi öfkelerde gözlerini faltaşı gibi açan bir zamansızlık,,,

Koca nazımdan ne kalmışsa geriye amasra ellerinden,aşkta göç etmiştir ölümün sessiz gidişlerinden,eskiyen herşey satılmaktadır,semaverler,kümbetler,siniler vs üçü beş paraya hayatlarda tıpkı zamana yenik düşmüş aşklar gibi,sesssiz bir yolculukta usta olmayan bir acemi sevdanın izdüşümüne tanıklık ederek...

Ki;kadına sorsaydıki adam,"bir aşk için sönümlenebilecek bir yüreğin varmıydı "diye nasıl bir yanıt verirdi,sorgusuz sualsiz yaşanan bir dünyada iç sendromlarında,yüreği kadar bir yumruk taşıyordu insan ve elleri ufacıktı basma kalıp sokakların ,ufacık ellerinde gün düşmeyen bir yalnızlık karartımında,geceden geçen bir aşk olsa bile seçilmiyordu insan yüzünden geçen çizgilerdeki yol alımı...

AŞKA PUŞTLUK YAPAN İNSANDIR/BUNDANDIR;SESSİZ İNTİHARLARIN VAROLUŞ NEDENİ/SORSALARDI :VAZGEÇERMİYDİN AŞIK OLMAKTAN/HEP AŞK DERDİM DOSTA DÜŞMANA İNAT/BİR NEDENİ OLMALI HAYATIN/CANIN ÇOK SIKILIRSA EĞER/HAYATA ve UMUDA DAİR/BİR DİRENÇ TUT YÜREĞİNDE/SAKLI KALAN ÇOCUK AŞKLARI BULURSUN....../

Her geceye bir aşk düşürmeliydi,çocuk zamanlardan kalan uykular,bölünmez denklemler mevsiminden geçen insanlar saklamışken sevdalık,varsayki;tutuklu bir günde güne iz düşürdün,yol alma zamanı,gemi kalkar limanlardan,fırtına kuşlarından geçen bahara,,

İstanbul uzak düşlerde bir ara sancısı gibi büyütürken yaşanmış zamanı,elleri küçük kalan çocukların avuçladığı bir zamanda mırıldanan sözcükler,uzaklaşmış bir özlem kuşağından geçip giden sevdalı bulut gibiydi.mükemmeliyetçi olmasa bile dizgelenen duygu yoğunluğu,bir zamandan çalınan aşklar kadar hoyrat ve asiydi....

Yürümek gecenin koynundan sessiz deniz geçişlerine,çığlık olan bir anın atıl kalan yanlarındaki terkedilmişlik kadar acı sunuyordu,balarısı mevsim üretkenliğinden,,,,

SOKAKLARDAKİ ŞIMARIK SEVDALAR VEFASI KALMAMIŞ KENTLERİN ADI GİBİ BAKİ KALAN BİR TANINMAZLIK ÖRNEĞİ SIRITKAN GÜLÜŞLER SUNUYORDU HAYATA...

Açlık sınırına dayanmış bir coğrafyanın insanlarındaki kayıtsızlık alışkınlık yapan bir gönençde rutindi ve irdelenmeden yaşanılan bir anın yarınsızlığıydı aslolan....sendikal araştırmalardaki istatistikel rakamlar her ne kadar somut olsa bile,aşk ve devrimin soyutluluğuna gizlenen hayat satıyordu herşeyi...sanki herşey planlı bir düzeneğin dişlileri gibi dönüp duruyordu sürgit ,"sana anne diyebilirmiyim,gelinim olurmusun,bir prens aranıyor,biri sizi gözetleyebilir"gibi medyatik olarak sunulan pezevenklik,potansiyel gizeminden sıyırıp hayatı çelişkileri bol ama doğrusu az olan umut satıyordu insana dair....

Sahi:sudanda açlıktan ölecek olan çocuğun son umut sürüngenliğindeki kadar gerçek olan başka birşey dahamı vardı....

Kadın aşk diyordu,erkek aşk ,sevincemeli bir yaşamın doneleri gibi sırıtan alışkanlıklardı belirleyen hayatı...

İlkyaz gelmekteydi,yeşil alanlardan beton yığınlarının arasındaki izbelere kaçan sevdalık ,sarı papatyaları uzaktan selamlayarak,aç gözlerindeki sevişgenliğin isterikliğindeki hırsızlık kadar büyüyen bir bebek gibiydi....oksijen almak için yeterli bir zaman yaratmayan hayatın soluk aldığı insanlık başatlanmış teamülünde ORHAN VELİ`ce bir bedavalıkta nasır acısı kadar bir yürüyüşte,bastıkça acıtıyordu hayatı...

ERKEK:

------Bugün canım berbat sevişmek istiyor,baharlara düşen başdönmesi serhoşlukmudur ne;_

KADIN:

------- Olabilir,baharlara sevişme sanatının tablosunu çizen ressam kadar isterik olmalı insan,tadında yakaladığı hayatın çocuk hazlarında sevişmeli hayatla....

ERKEK:

------Düşünsene bir,böyle güzel bir sabahta,yatağından erken kalkıp işe gitmek zorunda kalan insanların tutkulu ezilmişliklerini,müthiş bir orgazm isteğin saplantısı beyinlerinde,istediklerini yapamamanın somurtuk yüzlerinde,yarım ağız bir kahvaltıyla,evden çıktıklarını,aslında kapitalizm esnek politikaları içine bunu koymayıda unutmamalı,mükemmel bir verim alırdı çalışanından,hani bir keresinde medyada çıkmıştı,adamın biri çalışanlarına sabah rock müzikle işe başlatıyordu kadınlı erkekli,usuma ne geldi o an biliyormusun;

KADIN:

----- Ne gelmişti?

ERKEK:

------ Kadınların kıvrak müzikte kalçalarında dönen,yada göğüslerinde sallanan dünya`nın,erkeklerin beyinlerindeki dans eden hayaliyle,akşama kadar nasıl çalıştıkları,günde kaç kişinin; tuvalete gidip o kadınların çıplak imgesinde mastürabasyon yaptıkları....

KADIN:

------ Neden hep erkekler özne oluyor ki,pekala kadınlarda mastürabasyon yapar...bir erkeğin herhangi bir duruş biçiminde,çokta önemli değilki bu

ERKEK:

------ Şimdi boşver bunları,hep kadın yada erkekle bütünleşmez hayat,insanın doğasında olan birşeyi yok etme şansımız yok,hayat başlı başına bir mastürabasyon değilmi zaten....

KADIN:

----- Sen ve ben her zamanki çıplaklığımızdayız yine,perdelerde kapalı,rahatça dökünebiliyoruz üzerimizdekileri,

senin uzuvların bana yabancı değil,benim uzuvlarım sana,dokunduğumuz anda birbirimize ,cinsel çekimin hazzını yakaladığımız an,en uzun sevişme sanatı oluyor hayatın,ben sende en çok bunu seviyorum,ilk bana bunu söylerken,senin bir manyak olduğunu düşünmüştüm,ama zaman geçtikçe yapmak istediğini çok iyi anladım,sen salt cinsellik tek başına yeterli değil derken,onunda bir doyum aracı olduğunu,ama tek başına birşey ifade etmediğini söylemiştin...belkide bundandır seninle farklı bir yolculuğa çıkmamın nedeni...

ERKEK:

------ Biz ne kadar isteyelim yada istemeyelim,hayat uzun bir yol gibidir,kimi zaman ayrımlara rastladığımızda,rastlantıların bir şans olduğunu yada rutin alışkanlıklardan gelen bıkkınlıktan sonra yeniden yakaladığımız heyecanın maceraperestliğine takılıp sapabiliriz,ve doğru yaptığımıza gönençlendirerek kendimizi avutabiliriz,nedamet,neden sonuç ilşkilerinde hayatı olumsuzladığı an,tekrar gitmek isteriz o yarım bıraktığımız yola,mamafih;zaman ve mekan farklıdır artık,bizi değiştiren sapmalar gibi hayatta değişmiştir,yaşamsal dönüşmelerde bir sızı otursada yüreğimize,yeniden yola çıkmak için ilk adımı atmaktan daha zor birşey yoktur....Bunun nedenide:tekrar yola koyulduğunda,yeni sapmalarda şekillenecek olan hayatı bilememektir.İçimizdeki çocuk "hep git"der"yüreğinin götürdüğü yere,aşık ol,sev sevil,yen yenil,ezil sömürül ve yaşa,büyüt beni""desede

"""HER AŞK BIRAKTIĞIN YERDEKİ SANCIDIR SIZLATIR YÜREĞİNİ""""""""

KADIN:

------Ne garip değilmi,ne kim olduğunu unutabiliyorsun,nede hayata dair ama sana ait olanı,o sapmalar belkide sana kim olduğunu unutturmaya çalışanların,karşı duruşunda biçimlenen,özünde saklı olan çocuğun direngen yanlarındaki yenilmişliğin acısı kadar gerçektir...Birileri senin kendileri için birşey yaptığını sanmasınlar diye,kendiliğinden yapacağın birşeyden vazgeçmek zorunda kalıyorsan eğer,bu senin bağımsız olduğun anlamını taşımıyor,aksine bağımlılığını kendi ellerinle örüyorsun,,salt birilerine gösteriş olsun diye birşey yapmak yada yapmamak istencini taşımak kadar boktan birşey yok galiba,,

Halbuki şu an burda sende varsın benim olduğum kadar,hiç anlatmadığın geçmişinden ne kadar özne taşıyabilirsin buraya,yada ben anlattığım geçmişimden ne kadar özne taşıyabilirim,ben seninleyim,sende benimle,bundan öncesi olması gerekiyormu,belkide gerekiyor,sen eski bir sevişme sanatına birşeyler katıyorsun,ben eski sevişme sanatıma birşeyler,iki yaşanılandan bir yaşanılan çıkıyor ortaya,sokaktaki insan ilşkileride dünden bugüne devamlılık taşıyan domina taşları sıra sıra diziliyor hayata,sen politik yazıları okuyorsun,kendi düşünselliğinde,bense senin baktığın pencereden başka bir renk gökkuşağı gibiyim,o renklerin içine senide katıyorum,alacalanmışlıkta uyanmış bir sabahın ikiz çocukları gibiyiz,birçok şeyimiz farklı olsada,ortak yanlarımızdaki paydaşlık,bizi çeken,galiba birşeyleri yeniden öğrenmenin zamanı ve mekanı yok.......

GÜNEŞE AYDINLIK VEREN BİR ŞAFAĞIN AL ELLERİNDEN,YÜRÜYEN BİR SEVDA ARAYIŞI OLMALIYDI BELKİDE.....

 

 

çııÖÖçşıÜüKısa hüzün zamanlarından geçen liman sığınması öyküler,sağanak yağmurlarla sularken mavi suyun şah damarını,ellerinden tutulmuş kentlerde,kordon gezintilerinin safalarına durulan bir serhoşluk gezinir bordur taşlarına serilen ıslaklığa,,insanlar yalnızlık ve yoksulluğun mutlu yada mutsuz sevincemelerinde başı dönmekte olan bir zamanın çarklarında tutunacak dişliler ararken,köpekler sokaklarda gezinmektedir,çoğuda cinstir üstelik,yaz meraklarında öykünülen,sonrada bıkılıp atılan yoksul sevgileri gibi sıradan,istanbulun hayvansever arastalarında satış değeri dolar bazında ölçülen ama bu küçük kentte,sokaklara sürgün yiyen kocaman bir özgürlüktür onların payına düşen,,bundanmıdır bilinmez,bu kent küçük yoksulların varsıllaşmış öykülerini katar hayatın gözeneklerine,,,

Gökyüzü zembereğinden boşalmış saat yelkovanı gibi yağmur sağaltırken,öğle vakitlerinde kimsesiz kalan sokakların pencereden süzülen yalnızlık seramonisine el sallamaktadır zamansız aşklara yakalanan öykünmeci alışkanlıkdışılıklar....

Adam yalnızdır,çaybardağının ılımanlaşmış ince belinden tutarken,camın ötesindeki bir dünyada,karşı tepelere çöken duman bulutları,failimeçhule kalan suçları örtmeye çalışan perde gibi ,kapatmaktadır mavinin görünen yüzünü.....

Telefon sinyallemektedir uzakta olanların yakına olan özlemlerini,bir mesaj,iki mesaj,üç mesaj dört mesaj,...düşler sokağına sıralanmış kendi ritmini yakalamış melodiler zincirinden,

BİR SEVENİ OLMALIMIDIR HAYATIN,BİR DÜŞÜNENİ,BİR BAĞLAYANI YADA TUTSAK EDİLMİŞ BİR İÇESERZENİŞİN SİTEM EDİLMEYEN SEVGİLİSİ....NEDEN YAŞARSA İNSAN YAŞAMADIKLARINI YAŞAMAK ZORUNDA KALIRKEN......

"bu bayramıda gördük,ama daha nice bayramlara "ulamasını koyarak daha fazla yaşama kaygısına düşmek,sadece aşk'a dem faslından geçişler yaparak,bilinmez bir zamana hiç amaç yüklemeden su çürüklerine gizlenmiş can soluğunun nefesini alıp vermek....gülmemek için bir nedeni yoktu hayata dair olanın,üstüne üstlük ULUSLARARASI PEN YAZARLAR KULÜBÜNÜN üyesine aidiyetlenen durşlarda

SAHİ YAŞAMAK :ANLAM VE AMAÇ YÜKLENEMEYEN ZAMANIN HANGİ BÖLÜNEN PARÇASIDIR....

Yağmur hala yağıyor,ıslak sokaklarda oluşan su göletleri,bir aracın korna sesi,açılan ve kapanan kapılar,ıslanmamak için aç duruşların yoksul yüzüne gizlenmek zorunda kalan varsıllık gösterisine geçiş replikleri....

Araca binen kadın,camdan bakan adamı görmek için bir neden yaratmak zorundayken,bakma gereğini duymaktan öte bakamamanın bir garip hüznüne gizlemiştir kendini,yağmura lanetler yağdırarak....Hava güneşli bir kış mevsiminin soğuk yüzü olsada ,açılarını ölçemediği kalçalarının asimetrik gezginliğinde geçebilseydi,asfaltın imrendiren bakışlarından....

Kar düşmeyen kentlerde ılıman sevdaların değişken yüzü sarar liman orospularının ,,pezevengine aşık olmadan bir arada kalmak zorunda olan yüzünü,,,bir bahar öngününe bayram sevincemesinde çocuk yürüyüşünde geçerken,,rüküşlük kendini belli etmenin nitelikli yanı olmaktan çıkıp,sıradan insanların kendini belli etmeyen sıradanlığına tanıklık eder,bir kot pantolon,boğazlı kazak ve anorak,..çokcasına güneş görmüş bedenlerin,yağmura olan özlemine gülümseyen çocuk büyümüşlüğünde.....

 

çııÖÖçşıÜüAkşam sefalarına duran çiçeklerin ,heyecana katık telaşları,ıslak kaldırım orospularının egemenliğine girdiği an,değişir gecenin rengi....

İşsizlerin aylak gezintileri,oradan oraya koşuşturan insan ayakları,sevgilisini bekleyen çarpıntılı duruşlar,dilencilerin köşe başlarını varsıl işgal etmelerinde düğümlenir....İstanbul sessiz izleyişlerde,can kırıklarına hüzünler katarak umarsız bir izleyişe dalar gece yolculuklarını....

Düşler gezinmektedir beyinlerde,hep aynı değişgenliklerde ,uçuk kaçık,küçük büyük düşler.....

Sen yorgunsundur,""biz sizi ararız" cümlesine hiçte umutlu olmayan bir serzeniş,gazete ilanlarında yenidenci bir umut dalar gidersin...çalışmak,emek sarfetmek,sinemaya gitmek,kitaplar almak,tiyatro izlemek,sevdiğinle boğaza nazır izbelikte bir ekmek arası kayıntı,birde otobüs bileti,lotaryadan çıkacak ikramiyeyi düşünmeden sefasına durulan sürgünlük,,,yada öylesine sıralanmış küçük düşler....

gerçeklik;evrene çekilen sınırlarında durduğun kadardır....dayatılmamış bir özgürlüğü yoktur insanın ,dayatmalarla alınan özgürlüğün bedeli ise oldukça ağır,,,,,

"sana sormalıyım,nedenini bilemediğim meraksal içgüdüsellikte,yaşamın ne anlam ifade ettiğini,isminin manevi hazlarda tatmin olunmaya çalışılan bir anlam ifade etmesi beni hiçmi hiç ilgilendirmeden...

Bu düzeni yok etmeden başka bir yaşamın düşlerini kurmak nafile bir bekleyişse eğer,tutmalı hayatın iplerini sımsıkı ve soluk alabilmek için yeterli bir zamanı olmalı insanın ..............

Vahşi kapitalizmden,sıçramalı evrimler yaratan bir coğrafyanın kuşakları sınırsız bir tutrsaklıkta,özgürlük düşlerine bir zaman esaretlerini gizlerken,kimliksiz ve maskeli yüzlerinde sevgi kelimeirne sığdırılmış hiçliklerinde,sevgi tanımının özüne aykırı biçimsel formatını oluşturuyorlar...

Terkedilen bir zamanda terkedilmişliğin sancılarını yaşarken,unuttukları ağlamanın içe dönük gözyaşlarında yarınsızlık adına bir yarının düşlerine gezinmek kaygısındalar....

nede çabuk değişiyor dünya ve insan keyfe keder bilinçsizlikte yaşamak adına şekillerden insan arıyor...biz yenileni olabilirmiyiz bu dünyanın....

eğer ki bir yeneni yoksa neden olmasın....çok çabuk dinazor oluyoruz.omurgalı duruşlarında saklı kalan yerimizin

 

 

 

çııÖÖçşıÜüSaklambaç oynayan çocuklar,sokak aralarındaki izbelere saklanarak birbirlerini kaybetmeye çabalıyor,tek korkuları belkide sobelenmemek....yakalandıkları bir anın ansız ürkekliğinden sancıya doğuruyorlar...

Her oyunda biraz kaybedilmiş bir zamanın geriye dönüş çağrışımı vardır ya;hep gerisinden izleyerek geleceğe iz düşürmeye yöneliyorlar....

halbuki geçmişle gelecek arasındaki o ince çizginin anlık adım atışlarında,sonsuzluğa saklanan bir yarın vardır...ona yürümekten ürküyorlar....çünkü sonsuzluk bir son olamadığından ötürü,adımlamanın medeni cesareti sobelenmenin sağır sancılarına tanıklık ediyor...

Yarının bilinmediği bir yarınsızlık ürkütür insanı,avutmasına durulan yaşanılan andan somutlanan soyutluktur....

Gökten asit yağmurları yağıyor,kirlenmeye aday coğrafyalarda alıyor vahşi kapitalizmden payını,bu anın tanığıyım çünkü yağmurluğuma iz düşüren çamur lekelerini görebiliyorum,gördüğüm kadar payıma düşen kirliliğin sancısını yaşıyorum...

"YA SEN"

Hemen şimdi ne yaptığını bilmiyorum,belki bir sobayı yakıyorsun,üşüdüğünü hissederek,belkidebaşını gökyüzüne çevirmiş asit yağmurlarından sonra gelecek güneşi bekliyorsun,belkide yanıbaşımdasın uzansam elini tutacağım ama göremiyorum ....

LANET OLASI SORUNSALLIK,NEDE ÇOK İŞGAL EDİYORSUN,SEVGİ DENEN ERDEMİ İŞGAL ALANLARINDA"""

Bu kentin seslerinden bir sevda üretecek kadar güçlüyken,sessizliğe gömülmüş sabırsız ve telaşeli

 

çııÖÖçşıÜüSerseri olmalı insanın düşleri ve yaşamı:serseri olmalı aşkları.....aşk evrenselse eğer,bir anlam taşımalı,bir anlamı olmalı hayatın,büyük ve beyaz gemilere kaptan olmak gibi,beyaz üniformalarıyla güzel çocuklar ,güneşi kapatılmamış deniz üzra sevdaların rotasını çizmeli,,,aydınlık yarınlara alabanda ederek dümeni,,,,,beyaz bir kız çocuğunun gözlerinden üremeli hayat....sessiz sokaklara düşen insan sevdalarında ...."aşk evrensel olmalı,ana gibi, yar gibi,demire arkadaş örs gibi,çeliğin çifte verilmiş suyu gibi,emek olmalı fabrika işcilerinin sömürü çarklarının siren seslerinde hep o evrenselliğin düşü gezinmeli aşklara dair,herşey aşkın evrenselliğinden üreyerek yüceltmeli hayatı......

Sarıgüllerin erken gelen baharlara aldanış güneşe serzeniş süzümlediği zamanlarda,bu kentlerin sokaklarına yabancı insanların ruh dinginliğinde gezintilerine tanık olan poyrazlar kıyıların hırçın sevdasında bir kadını pazara süren şuh kahkahalarına,iki adamın öyküsünü düşürsede han bar'ın türkü seslerine,o hep aynı çay bahçasinde oturan kadının satılık bedeninde aşka dair bir sunak kurulu düzeneklertden sıyırıp yüreğini gezinmekteydi sokaklardaki insanların aç bakışlarından süzerek hayatı...

kendinden büyükçe aşkların ince ayrıntılarında ,zaman zaman sevdiğini kurtarmaya çalışan insanın iç sıkıntılarınıda tanıklık etsede hayat...uykusuz sabahçıların elllerinden bir zaman tutmaktaydı hayat ,umutları kırılmış kentlerin sessiz fırtına geçişlerinde....serseri olmalımıydı,yada tövbekar duaların yüreğine avuçladığı nedamet kaygılarının ruh çöküntüsünde mutlu olmak bir nedeni olmalımıydı kendince....olmalıydı belkide:

ADAM:

----- Ben seni sevmek için illakide bir neden aramam gerekmiyor,mutlu olmak için bir nedennimiz var ve olmalıyız,.çiftliklerdeki balıklar kadar bir arada olmuşluğumuz yada çalışma analarında birbirimizi görmüşlüğümüz kadar aşinalığımızda bir çocuk sevdassının ardına sığınıp sevişmişliğimiz sıradan değil elbetteki,bnirlikte olduğun insandan ayrılmanın gerekçesi ben olsam dahi,,,

KADIN:

-------Ya beni bırakırsan yaşımdan dolayı,bende seni seviyorum ancak bir korku var içimde ,sen yirmi yaşındasın ben otuziki,düşünsene bir aradaki yaş farkını ,ilerde ne olcak hep sevebilecekmiyiz birbirimizi,ya korkularımızla yüzleşmek o nasıl olacak ,herşey bir bunalım sonrasının düşyitimlerine tanıklık edecekse eğer,neden sonsuzluğa kadar mutsuz olmak gibi bir neden yaratalımki....

Susmak iyidir ikiyakası yırtılmış kentlerin arsız sokaklarında,gezinen aşklar tutarsızlığında....susmak iyidir,serseri zamanlarda patlayan mayın tarlalarında,kış güneşine açana çiçeklerin ,zamansız iz düşümlerinde hayat,bir zamanını arsız sevişmelerinde bir duygusallık yaratmıştır,yaşadığında gizlediği herşeyin çekici gizeminde bir afırtına sonrası dinginliğin esaretinden sorgulamaya başlamıştır kendini....uzaktır kadın halbuki,erkek uzak....saf ve bakir amazon sıcağında yağan yağmurlar kadar damıtılmamış hayatlar seceresinde herşey bir ana sığdırılıp yaşanmış aşkların iz düşümünde,yanılsamalık düşler yaratmıştır...

küçüktür insanın düşleri,ne kadar yüreği büyükse eğer,birde sığınmacı sevdalarda demir atacak liman aramıyorsa eğer,deme gitsiiiiin.............

İ leri uzatıp bir boşvermişlik sancısında nostaljik kalıplara sığdırılmış aşklar yaşanmakta olan emperyal işgallerin uzatılmış ve zamanı geldiğinde oynanmakta olan oyunun finali gibidir...Irak'ta demokratik ytapılan seçimlerde KÜRTLER ikinci sıraya yerleşirken ,aslında kendilerinin yıllardan bu yana bu coğrafyanın kilit noktası olduklarınıda sokuvermişlerdir ...... birilerinin gözlerinin içineiçine.....emperyal oyunun bir parçası olan ortadoğu politikaları,zaman ve mekan darlığından her ne kadar biraz öne alınmış gibi gözüksede,denizde yüzen yılanın yol bulmaya çalışan ve ilk sığndığı kara parçasına,sarılması gibidir hayat...

Ama bulutlar kirlenmektedir,gökten yağmur yağarkan,hangi parçalanmış meteorun çamur bulamacı düşmektedir yeryüzüne....bilinmezden gelen bir kirliliğin..

 

çııÖÖçşıÜüHAYATIN ANLAMI NE?

Sonradan düşen bir güz yaprağının, olduğundan fazlasını yaşatan yazlara gönül kırıklığı vardır kadıköy rıhtımının suya sesi duran sevdalarında... Uçuk kaçık özgürlüklerin alabildiğine yaşandığı bir eylül sabahında, kuşların yem tadında yaşadığı bir hayatın avuntusuna durulacak bir yalnızlık yoktur ya seçiciliğini kendine sakladığın bir mazeretin gölgesinde bir kanadı kırık öyküler yu

Yorum (2) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

denize düş salanlar.

Sen düşme gerçek katan bir zamanı

 

, dönüm noktasıolmuşun ayrııda olmadan. Basmakalı bir hikaye değldi bizimkisi...Gözlerinden hiç uzaklaşayan hüzün; gri bir gecenin koynunda dişerinin minesine yansıa da ay ıu351ıu287ıplainnda gülüşn eksikti..Yarı bıakımak istenmeyen gerçeğn acıan yanıda sarhoşolmak; " Hepiniz küçük burjuva orospu çocuklarııı! " diyebilmek, benim için:yarı bıaktıımıu351 sııgan bir öfkenin öyküsünden süzülen çelikten kelimeler olsa da senin için anlamıbendim...

 

Ne bulmuşin ki bende? İsyan, öfke, sıadıu351ıı ya da hiç birşy değl de çocuk saflıu287ıda büyümemişbir insan mıplain?

 

Tek ilkem inanmaktıbelki de; Sana, ona, buna, hayata, sevdiğm herşye... Düşeri prizmatik ayna yansıasıda değşk formatlar üreten şkiller yumağu305 gibi kııgandı...

 

Belkide ikimiz; Mantıu287ıve Yüreğ arasıda gelgitleyen med cezirdik...

 

Zaman silüetini düşrüyor maviye, korkunç bir yalnılıta ki şeyler ucuz manifatura kumaşarıgibi sıııor... Orkinoslar, Tombikler, Sardalyalar, Kolyoslar, İstavritler yalnılıtaki seçilmişözgürlüğm benim...

 

Ara sıa Yıdılar takııor ağara; Lila, Kımııplain, sarıplain... Tutup atıorum Denize o saydam fosfora karıu351ı gidiyorlar... Onlar ki geldikleri yere aittiler. Yaşmak geldikleri yer kadar güzeldi, Ayrıkoymakta düşezdi bize...

 

Ya ben:

 

Senden önce ve sonrasıolan uçuk kaçı bir özgürlük. Öncelerinde bir yerim vardıplain... Senin gibi, onlar gibiydim; İi bir baba olmasam da " Babaydı..." İi bir eşolmasam da tek gailemiz: Elektrik, su, telefon, doğlgaz bir de camekanlardaki elbiseler... "Ah bu kapitalizmin gözü kör olsun!"

 

Sonra sen geldin. Usul usul girdin attıu287ı adılardaki ayak seslerine... " Neden geldinse?

 

Varsay ki: Bir Deniz Yıdııdı ben. Neden bıakmadı ki beni ait olduğm yere?

 

Tutuverdiğn özgür olmayan yanı da eksik kalan birşydi... " Var adıısen koy! "

 

Hani İstanbulu fetihe çıtıu287ıı birgün, RakıYatsıısonrasıdudaklarıdan dökülmüşü ya Dünya yüreğme; " Senden sonrasıo zaman başamıu351 tı "

 

"Hadi gidelim!" dediğmde ait olduğn yeri terkedememenin alıu351 kanlıu287ııbilinmez susmuşun...

 

 

Mamafih sabah kahvaltıarıda

; senin gelmesini beklediğn, benimde bir an önce varmak istediğm bir öyküydü bizimkisi; H bir yerden başanımayan ve sonu olmayan...

 

O kadar

" İsanı en zayı yanı en güçlü yanıı aynızamanda! " Cümlesini senden sonra öğendim. Bir sıt çantasıve yalnılıu287ııkatarak yolculuğma; Görmediğm kııarı özleminde açlıu287 a, parasılıu287 a inat direnmeyi öğendim ama yalnılıu287ıa gömüldüm. Senden, sizden kaçtı! Kaçtı! Kaçtı! Maviye o hep ait olduğm yere geri dönmenin sonsuz hazzıda sarıdı Gök yüzüne, Deniz suyuna; Sen ve siz varken ağamayıbiliyordum, gariptir unuttum. Köreltilmişbir sııa: Figenler, Aslıar, Dilekler çıtıkarşu305 ma; " Senden sonrasıdan hiç korkmadı.çünkü korku: Bir düşdizininde, gerçek olan umudun önünde duran kocaman bir engeldi... ki; Yazımıu351 bir öyküde katı olduğn düşerimde olmadıbundan dolayı..

 

Henüz yeni bitmişi Denizle kavgamı, sabahı şfağu305 nda gün uyanıken belki otobüste, belki serviste, belki yanıda akşmdan kalan biri ya da yalnı bir uyanıu351 hazılıu287ıdaydı. Kahvaltıyaparken düşün usuma bunca yıdan sonra, sanki Mayı tarlasıda unutulmuşbir Mayıı toprağu305 nda büyüyen ilk yaz çiçeğydin.Toprak aşu305 mızamanlardan gelip, Boğzdan geçerek kokunu düşrmüşün Dip Karpas burnuna; Patlamayıben bile duymadı, çayı tadıda bir acıı, peynirin tadıda bir ekşmeklik, öylesine çok istedimki ait olduğm yere dönmeyi, lakin ait olduğm yer yoktu...

D

üşndükçe açıordum kendimi, düşndükçe aşu305 yordum. Sabah salıcağu305 nda, Güneş seyredişn az birşy miydi ki bu evrenin durduğn merkezinde...

 

Açı denizlerde kulaçlamak zamanı sıu287 suda korkak yürüyüşer yapmaktan iyidir ya hep öyle yapmaya çaba gösterdim. Senden öncesine ve sonrasıa ait herşyi yerle bir edip, koca kentin karabasan düşerinden sıımaya çalıu351 tı kendimi, karıca kararıca bir inatla! Her aç kalıu351; Tokluk rehavetinin doyurucu bir unsuruydu bu düzen için, adam gibi durmayıbecermeye çalıu351 tı...

 

Mesela:

Uzaktası ya özlemek kolay oluyor seni, sevebilmekte; Yakııda ya da yakııda olsaydı, soluk alıu351 verişerin bu düzenin çıar sevdalarıdan uzak bir mübadele aracıgibi sıak olsaydıplain! " Ne olurdu bilemem... "Teninin dokularıda balıları denizi saran o mayhoşkokusu olmalıplain mıdıplain? O kokuyu hiç duydun mu? " Bilmiyorum. " Müthişkeyif verici; İyot kokusuna karıu351 an bir duman çökerdi suyun üstüne, bakakalıdı sısıak Maviye; Ana kucağu305 na koşn çocuklar gibi gülerdim. Kybele bile görse kıkanıdıbu manzarayı..

 

Karmaşu305 k bir birl

O zamanlar ki Deniz suyuna banımış tuz kokusu gelirdi burnuma, dokunduğm da tenine.. Bundan dolayıı ki ilk retedişmde seni, rededilmenin dayanımaz öfkesinde saldımıu351 tı.İindeki intikam duygusu sessizce çııermişi günıu351ıu287ıa! " Haklıdı haklıolmasıa ya! " Kendince vazgeçemediğn bir ikilemde tek bir tercih bıakmayıistemişim sana kendimce... iktelikti bizimkisi, tezatlarıçok olan; Çevresel baskıarı şddetine dayanamayacak kadar güçsüzdük belki de zamanda ve mekanda, Dünyanı genişinsanın yerinin dar olduğ anlarda buluşuşuk sessizce ve hayata randevu verememişik daha...

 

Ürkü sevgiyi bastııorsa eğr; Deniz suyunda buğaya başk verdiremez. Bundandı ki incitmek istemedim seni, sessizce çııerdim hayatıdan... Belkisi olmayan bir gerçekte; zamansı bir sevişe sanatıı korkaklıu287ıdan sırıı, mahir bir bir usta gibi bedensel nakıu351 dokumak bir zamanlıtıplain ve harami bir sevişenlikte sabahıdoğrturken yorgunlamıu351 tı.eksilen bir yan katarak yeni güne...

 

Artik ait olduğm bir yer olmadıu287ıı bilincindeyim. Birgün zamansı düşrsen usuma; kıu351 güneşne filizlenen ilkyaz çiçekleri düşr toprağ, ılak güneşn çiy düşn yanıa seni düşrürüm ne düşnürsen düşn. Hayatıda sana ait bir yer mutlaka olacaktı, kimbilir olur olmaz bir zamanda serhoşmevsimler geçerken yüreğmden.

 

Sen ki Filizkıan fıtıalarıa yakalandıu287ı bir vakit dişdişkavgasıa tutuşuğm Deniz öyküsünün kahramanıdı... Sessiz soluklanıu351ıda asi bir öfke sevgiyi yenmeli miydi? Bu soruyu kendine sormalıı. Şunu yapmalıı! Bunu yapmamalıı! Yönermelerinden öte kendin gibi yaşmalıdı, yaşplainıyorsundur belki de yarı bıaktıu287ı düşerini yitirmeden...

 

" Sıu287ıacak liman ariıorsun! " Demişin sonrada eklemişin " Ben mutluyum! "diye mesajıda...

oysa ki

" Her mutluluk,başa bir mutsuzluğn gölge ağcıı, yaşmaksa apayrıbir sanat... Ekmek, emek, sevda, su gibi apayrı..

 

Bu küçük kııkentinde, Sahilde bir Güneşbahçesi kurdum kendime, minyatür bir kale yapı içinede insan koydum, Birilerinin " Umut abisi " birilerinin takımaya çalıu351 tıu287ısevgili, birilerinin iki üç günlük yaşnıan aşları.. Fıtıaya tutulan geminin yol bulamadıu287ıdenizde halen " Küçük Burjuva orospu çocuklarına inat " yaşyabiliyorum Anarşsttin bireyleşişyanıdan...

 

-Vapurdayı karşu305 ya geçiyorum,

Geçenlerde İtanbul kokan bir arkadaşaradı "Nasısı? "diyerek " Hayıdı başu305 na taşplain mıdüşü? "dedim: yanııdan geçen geminin bandıasıda " Albatros " yazıordu, usuma düşün;" İyi misin?" dedi...

 

Yani demem o ki: İsan " Suya iz bıaktıu287ıkadar insan!" ne kadar akıtıbir yerlere doğu sürüklese de bir su çatııa denk düşn zamanımutlaka olacak hayatı bir yerlerinde...

 

Senden sonrasıa bundan dolayıı ki daha bir sıısarıdı. Hopa'dan,Cebelitarı boğzıa kadar gezerken, kııkentlerinde beşplain on günlük misafirliklerde bir iz bıakı, başa kentlerdeki görmediğm insanları yüzlerini özledim ve gittim...

 

 

 

Ya sen: Aynıyerdesin yine, aynıevde oturuyor, aynıiş gidiyor, aynırutini yaşu305 yorsun... Belki bir zaman kemiklerimi kımak istercesine sarıdıu287ı o an düşyor usuna. " İsanı birtek kendine yalanıolmaz! " Kocaman bir yaşmısundun ayrııda olmadan, metasal değrlerin ötesinde kendime ait aidiyetlerin sofrasıa saldı; olumluluğnun bu boyutuyla bir güzel yanııdaha katarak.. Seni yaşmıı Milat noktasıa koyup senin umduğndan bile fazla sevdim...Ya sen: Zaman post modern aşları yüzeyselliğnde alıu351 kanlı katıor ezberletilmişyaşmlara.. Sıadıu351ıaşlarda ki damıımıu351 sevdalar ağu305 r bir ivmeyle yol alıor zamandan...Cinsellik ve gereksinim: İnsanıkendine yabancıaşıan o gudubet." Kapitalizm "

 

O zaman seni anlamak gibi bir kaygı yoktu şmdi çevremde birliktelik kurmak isteyen sairleri gördükçe seni anlayabiliyorum ama sıu287ııacak liman olmadı hiç bir zaman; Sadece saçlarıırüzgarda savuran özgür düşzamanlarıa göç etmiş sevda masalıdı...

 

Şmdi sıaktı İstanbul. Yaşdıu287ı semtlerden biraz daha eksilerek ayrıdıu287ı bu kent, sabah sularıda yüzünü yıardı güzelliğnin, mutlusundur umudunu bilemem...

 

Ama bilirim ki sen yinede çay bahçelerinde ya da ona yakı mekanlarda yudumluyorsundur çayıı " Bir tanede benim için iç! " Bu sıadan adam, sıasııbekleyen zamanlarda yine savar sıasııkimbilir.

 

Bu mevsim de Heybeliada'nın tam ortasıdan batardı güneş belki prenses plajıa gidip, bir ufak takıı, batan grubun ardıdan, keyfe keder bir gecede selam salarsı İtanbul'a...

 

 

Henüz doğamıu351 tı gece,

İsan nedir ki çoğ zaman; güzel yaşnan günlerin özleminde kendi gerçeğnde soluk alı verirken. Hadi bir parça İtanbul'da benim için soluklan; Yorgun ve terli emek sarfettiğn bir günün ardıdan gece kordona çıı, balıçıteknelerinin fat fatlarıda; Adalardan, Bodrum koylarıa bir soluk İtanbul getir İmbat yelinde bir serinlik, bıaktıu287ı İstanbulun kirlenmemişgözelerinden...Bir pazar sabahıerkenden kalkı daha yeni demini almıu351 bir çay bahçesinde yudum yudum duyumsa hayatı anlamıı rakııbir başa bahara bıakarak... sokak lambalarıyanar yine de karanlıu287 a alıu351 kı olmayan gözlerin ürküsünü aydılatarak..

B

 

 

 

 

Hayatta kalmanın bir sürü değişik yolu vardır ama nasıl yaşayacağını bulmalısın. İşte zor olanda bu...

Açıkta deniz üstü yük vapurları Kocaman maviliğin en sevdiğim yerinde duruyorum. Güçlü ol diyor içimde bir çocuk. " Güçlü ol! " Bütün değerleri elinin tersiyle iterek, merhabalı inatlara yürü... Kızıyor, bağırıyor... İsyanın sesinin sessiz dalgalarında, kimsecikler duymuyor sesimizi. " Yarenleşiyoruz. "

Bu ben bana ait mi, Nasıl düştüm böyle bir yanılgıya? Keşke babam olsaydı! " Eşşek oğlum!" der gülerdi, gözlerimin içine bakarak, kavrardı işci nasırı kavruk elleriyle omuzlarımdan, gözlerinde sigara buğulaması umut, yanağıma dokunurdu..." Yok ki! " Bütün zorlukların üzerine giden ben kıvranıyorum, yenilmişliğim orada oturuyor, gölgesine sığınmış çınar ağacının, çayını yudumluyor. Kültür sınıflılığını kanıtırcasına; En zor gazetenin bulmacasını çözüyor, Radikal mi radikal... Ara sıra kıvırcık saçlarını sallıyor bir o yana bir bu yana... Uzağından geçmeliyim, soluğunu hissetmemeliyim, bakışlarına yakalanırsam kaçamam. Çayım buz keser, yüreğim tuz... Garson:

- Hoşgeldin abi! uzun zamandır yoktun ne kadar oldu gideli? Sanki bir ömür, çocuklarda özledi sohbetini, daha dün dü; şu kıyıda oturduk seni andık. Uzun saçlı gitarda ben mızıkada; Senin sevdiğin türküyü söyledik. Adam: ah be! neden bıraktın gittin buraları? diyerek kırdı bira şiseni. Kimse patlatamıyor felsefe be! Sen gittin gideli... Sahi Agnotist mi Ateist miydin ne? Benim anlamadığım birşeydin işte... Kızın gözleri doldu ismin anılınca, Çaktırmadı ama ben vardım farkına... Seni gördüm unuttum. Ayakta kaldın, gel otursana? Bak kız da orada!

- Sahi doldu mu gözleri? - İnsan sarrafıyım be abi! kaçar mı? " Bak kim geldi kız! " Bir kol değil iki kol, sımsıkı sarıyor bedenimi, yanaklarımda kızaran yangınlık, beynimden yüreğime akan ateş... Yanaklarıma dokunuyor, yüzümü avuçlarına alıyor, çocuk gibi ayalıyor, bir daha sarıyor sımsıkı; " Balık gibi olmuş yüzün, balık gibi diri ve taze, öyle çok özledim ki! " Bir daha sarılıyor. Bu beden benim mi? Oturanlar garipseyen gözlerle bakıyorlar, sanki birbirlerini hiç görmeyeceklere bırakmış şaşkınlıklarda! Ayıp yok, utanma yok. Edepsiz bir zamanın aymazlığına yakalanmışız, soluklarımız tıkanık. Nasıl bir özlemdir bu; İnsanlara uzak, sevdaya sarmaş dolaşık... - Bırak kız! Burdayım, kaçmıyorum bir yere işte... -Bırakma beni bir daha! sarılıyor yine sımsıkı... Yosun mu ne kokuyor saçları? - Bırakta çayımı içim kız, yeter bu kadar, titrettin yüreğimi... - Gitmeyeceksin de mi, bir daha gitmeyeceksin? - Çayımız içelim, Denizin kıyısına gidelim, sana felsefe patlatırım. - Tamam. Yanağımdaki dudak ısıtması, hangi düş yitiminden gelendi?

en ne yazarsam yazayı, anlayabildiğn kadarııanlayacağu305 nı ötesine geçmezse de hayat; Agaçlara su vermeyi unutma sakı! Dosta selam vermeyi; yüreğ sevda koymayı.. Sıak yaz atıu287ızamanlardan sırıan, çöl iklimlerine gebe, mevsimsiz bir hayat yaşnıan! "Gülüm!" Serin tutma yüreğni, Mavi sulardan iyot çalan sevdalıhısı, ağca can veren su misali...Ömür dediğn nedir ki; " Can soluğna gizlenen su çürüğnden başa...

 

Hangi Mutsuzluğun Gölge Ağacıyım Kimbilir?Soğktu ve yağur çiseliyordu, üşmeyen çocukları dinledikleri masallar kadar uyutulmuşuk egemendi geceye, Kurulmuş kabinelerde devletçilik oynayanlar istifa ediyordu, Salih adasıı Fransı işalindeki satımıu351 lıu287ıa üzülerek... Yosuna düşen pasın, suyun dibine çöken balçığın ayrımında değildi kimsecikler. Satranç masasında piyonlar yeniliyordu en çokta ve birilerinin altıa milyarlı çıarlarıiçin peşeşçekiliyordu; " Bekaretine tutsaklanmıu351 zar yıtımalarıplain! " Çıu287 lılar anlı bir acıı can tutsağu305 ndan savrulan özgürlük şkilleniyordu hayat; Ağu305 r ağu305 r nedametlerinin unutkanlıu287ıdan yol bulmaya çalışıyordu gecenin ayazını yitirmiş can soluklanmalarında; Ne de çok ucuza satııordu hayat! " Bedavaya gitti kıcağu305 z! " diyordu birileri; Bedava yaşmıor muyduk zaten; Hava bedava, su bedava, bacak arasıa düşn sııar onlarda bedava! " İsteseydi bir villa bile alabilirdi garibim! " Neden almamıu351 tıplain ki haz duyumluğu hırıltılarda gelecek olan yorgunluğn can sıııa dayanma adıa yaptıu287ıfedakarlıu287ı güvercin korunmasıkanatlarıda...

Elleri üşyordu,
yüreğ kadar soğk gecede, bir insana aşu305 k olmadan ve sevdalanmadan, gezginleyen bir sabahıselamlayan buğlu gözlerinde henüz demini almamıu351 bir hüzün, Denizde balılar kadar içine edilmişkent çöplüklerinde gezinen umutlarıplain; Hiç aşu305 k olmadan yaşyan insanlar kadar yükünü almıu351 yolculuklarda gezinmelerdi hayat... ir adama aşu305 k olmuşu kendinden büyükçe ve olgunca ve çocukca yazgılıu287ıda bir öfkenin hoyratça... Korkmuşu yine de bekareti bozulmuşkentlerin asi öfkesinden...
Bir adam bir kadıa neden aşu305 k olurdu ki ya da bir kadı bir adama? Aşu305 k olmak hangi yürek izdüşmünün vurucu timlerinin öldüren duruşlarına gebeydi de doğumlarından üreyen sancıya tanık olmuştu?
Vurgunluk;

B

ir ağcı sürgünleyen toprak salmalarıgibi yaygı ve umutlu, sonradan üreyecek filizlerin ilkyaz hazılılarıkadar tazelenmişbir aş üretkeniydi ve yoktular...

Y

 

"

 

Kadı:

üreğnden geçen bir sıılı zoraki haz alıu351 ve metazori bir sevişenlik; İsterik duygularda yaşnmıu351 zamanı konu mankeniydi belki de bastıalamayan bir
aşğu305 lanmıu351 lı duygusunun hükmüne katil bir gecenin farz
-ımisal deneme tahtasıı megolaman ürküsüne gizlenmişi zaman ve kendisinin olmadıu287ıbir yerlerde geziniyordu hayat...
Soğuk ve güneşli bir Ayazma gecesinde, Rakı içen insanların dönülmez akşam safaları kadar serzeniş ve kumkapı meyhaneleri kadar, keyfe keder geceden neşe çalış..."
Bu kııkentlerinde elzem olmayan bir zamanda, elimine edilmişbir kimlikler bütünlemesinden tekilleşn yalnılı ve acııu351ı dayanımaz hafifliğ, barlarda söylenen türküler kadar serhoşu hayat ve mutluluk; Olmayan bir mevsimin alıu351 kanlı yaratan düşeri gibi ataletine sıu287ıımıu351 huysuzlayan bir boşermişik kadar aranan birşydi ve insan yoktu gecenin teninde...
Elleri üşyen kentlerin sokak çocuklarıkadar öksüzleyen bir hayat işal edilmişsabahlara seyircilik yaparken
, umut vari bir bekleyişgüneşn doğcak olan ilk ıu351ılarıkadar yıdılar saydıan bir zamandı..
"
Bir bilseniz neler yaşadığı mı? " derken yüzüne teğet geçen çizgilerde, tek başına kalmış bir ayakkabının eşini arayan umut kadar beklentilerde geçen zamana paspal gecekondu düşerinde acıacak hayatlara serzenişyapıordu kendince...
Geceye rengini düşrmüşü sarıteninden basmalarda rengarenk bir alacalı
; Sokaklarda yürüyen sessizlik şekillenmiş formasyonlarda direnirken hayata, otomobillerde gezinen kılar, havalıkornaları düşyitiminden habersiz sevincil bir aşa hazılıtaydıar, ipek yorganlara düşn izbe otel odalarıdaki kan lekeleri kadar masum bir hayat, ayrıu351 tıan bir kirliliğn can damarıgibi bir kıu351 gecesinden kalan ıı ve kaygan yapıu351ılılarda acııordu hayatı..
Kendinden büyükçe aşlarda küçülen yüreğnde daraltımıu351 bir umutsuzluk
; Sessizce çıarıerdi sesi dudaklarıdan...
- Ne olacak şmdi, evlenecek misin benimle?
Adam upuzun çılaklıu287ıdan utanmadan ve karşu305 sıdakinin utandıu287ııumursamadan; Odanı sıaklıu287ıdaki rehavetle:
- Ne olacak diye sormanı bir anlam
ı var mıplain? Yaşdı ve yaşyacağu305 z, gidebildiğ yere kadar..
Kadı:
- Ama ben senin beni sevdiğni düşnüyorum. Yanııor muyum yoksa? Konuşalarıdaki güzellikten yattıtan sonra eser kalmadıgeriye; Yaşyabildiğmiz kadar yaşrı hangi anlamıiçkinleştiriyor sence?
Adam:
- Seni sevdiğm kadar hayatısevdiğm anlamııplain da kapsıor ve sen o hayatı bir öznesisin ama en özeli değlsin sadece özeller içinde olanıı hepsi bu 11/5/2008 | Kategori: Roman | | Kalıcı Bağlantı

DENİZE DÜŞ SALANLAR ( Giriş Yerine )

    Sen düşüme gerçek katan bir zamanın, dönüm noktası olmuştun ayrımında olmadan.. Basmakalıp bir hikaye değildi bizimkisi... Gözlerinden hiç uzaklaşmayan hüzün; gri bir gecenin koynunda dişlerinin minesine yansısa da ay ışığında gülüşün eksikti..

 

Ne bulmuştin ki bende? İsyan, öfke, sıradışılık ya da hiç birşey değil de çocuk saflığında büyümemiş bir insan ?

Tek ilkem inanmaktı belki de; Sana, ona, buna, hayata, sevdiğim herşeye... Düşleri prizmatik ayna yansımasında değişik formatlar üreten şekiller yumağı gibi kırılgandım...

Belkide ikimiz; Mantığı ve Yüreği arasında gelgitleyen med cezirdik...

Zaman silüetini düşürüyor maviye, korkunç bir yalnızlıkta ki şeyler ucuz manifatura kumaşları gibi sırıtıyor... Orkinoslar, Tombikler, Sardalyalar, Kolyoslar, İstavritler yalnızlıktaki seçilmiş özgürlüğüm benim...

Ara sıra Yıldızlar takılıyor ağlara; Lila, Kırmızı, sarı... Tutup atıyorum Denize o saydam fosfora karışıp gidiyorlar... Onlar ki geldikleri yere aittiler. Yaşamak geldikleri yer kadar güzeldi, Ayrı koymakta düşmezdi bize...

Ya ben:

Senden önce ve sonrası olan uçuk kaçık bir özgürlük. Öncelerinde bir yerim vardı... Senin gibi, onlar gibiydim; İyi bir baba olmasam da " Babaydım..." İyi bir eş olmasam da tek gailemiz: Elektrik, su, telefon, doğalgaz bir de camekanlardaki elbiseler... "Ah bu kapitalizmin gözü kör olsun!"

Sonra sen geldin. Usul usul girdin attığım adımlardaki ayak seslerine... " Neden geldinse?

Varsay ki: Bir deniz yıldızıydım ben. Neden bırakmadın ki beni ait olduğum yere?

Tutuverdiğin özgür olmayan yanım da eksik kalan birşeydi... " Var adını sen koy! "

Hani İstanbulu fetihe çıktığımız birgün, Rakı Yatsısı sonrası dudaklarından dökülmüştüye dünya yüreğime; " Senden sonrası o zaman başlamıştı! "

"Hadi gidelim!" dediğimde ait olduğun yeri terkedememenin alışkanlığımı bilinmez susmuştun...

Mamafih sabah kahvaltılarında; senin gelmesini beklediğin, benimde bir an önce varmak istediğim bir öyküydü bizimkisi... hiç biryerden başlanılmayan ve sonu olmayan.

" İnsanın en zayıf yanı, en güçlü yanıdır aynı zamanda! " Cümlesini senden sonra öğrendim. Bir sırt çantası ve yalnızlığımı katarak yolculuğuma; Görmediğim kıyıların özleminde açlığa, parasızlığa inat direnmeyi öğrendim ama yalnızlığıma gömüldüm. Senden, sizden kaçtım! Kaçtım! Kaçtım... Maviye o hep ait olduğum yere geri dönmenin sonsuz hazzında sarıldım gök yüzüne, Deniz suyuna... Sen ve siz varken ağlamayı biliyordum, gariptir unuttum. Köreltilmiş bir sızıda: Figenler,

A

O kadar ki; Yazılmış bir öyküde katık olduğun düşlerimde olmadı bundan dolayı...

 

D

Açık denizlerde kulaçlamak zamanı, sığ suda korkak yürüyüşler yapmaktan iyidir ya hep öyle yapmaya çaba gösterdim. Senden öncesine ve sonrasına ait herşeyi yerle bir edip, koca kentin karabasan düşlerinden sıyırmaya çalıştım kendimi, karınca kararınca bir inatla... Her aç kalış; Tokluk rehavetinin doyurucu bir unsuruydu bu düzen için, adam gibi durmayı becermeye çalıştım.

Uzaktasın ya özlemek kolay oluyor seni sevebilmekte; Yakınımda yada yakınında olsaydım.soluk alışverişlerin bu düzenin çıkar sevdalarından uzak bir mübadele aracı gibi sıcak olsaydı. ne olurdu bilemem!

Mesela:

ıÜüO zamanlar ki Deniz suyuna banılmış tuz kokusu gelirdi burnuma, dokunduğum da tenine.. Bundan dolayıdır ki ilk rededişimde seni, rededilmenin dayanılmaz öfkesinde saldırmıştın.İçindeki intikam duygusu sessizce çıkıvermişti günışığına... " Haklıydın haklı olmasına ya! " Kendince vazgeçemediğin bir ikilemde tek bir tercih bırakmayı istemiştim sana kendimce...

Karmaşık bir birliktelikti bizimkisi, tezatları çok olan; Çevresel baskıların şiddetine dayanamayacak kadar güçsüzdük belki de zamanda ve mekanda, Dünyanın geniş insanın yerinin dar olduğu anlarda buluşmuştuk sessizce ve hayata randevu verememiştik daha...

 

Artik ait olduğum bir yer olmadığının bilincindeyim. Birgün zamansız düşersen usuma; kış güneşine filizlenen ilkyaz çiçekleri düşer toprağa, ıslak güneşin çiy düşen yanına seni düşürürüm ne düşünürsen düşün. Hayatımda sana ait bir yer mutlaka olacaktır, kimbilir olur olmaz bir zamanda serhoş mevsimler geçerken yüreğimden.

Sen ki Filizkıran fırtınalarına yakalandığım bir vakit dişediş kavgasına tutuştuğum bir deniz öyküsünün kahramanıydın... Sessiz soluklanışında asi bir öfke sevgiyi yenmeli miydi? Bu soruyu kendine sormalısın. Şunu yapmalısın, bunu yapmamalısın yönermelerinden öte kendin gibi yaşamalıydın, yıyorsundur belki de yarım bıraktığın düşlerini yitirmeden...

" Sığınacak liman ariıyorsun! " Demiştin sonrada eklemiştin " Ben mutluyum! "diye mesajında...

oysa ki

Bu küçük kıyı kentinde, Sahilde bir Güneş bahçesi kurdum kendime, minyatür bir kale yapıp içinede insan koydum, Birilerinin " Umut abisi " birilerinin takılmaya çalıştığı sevgili, birilerinin iki üç günlük yaşanılan aşkları... Fırtınaya tutulan geminin yol bulamadığı denizde halen " Küçük Burjuva orospu çocuklarına inat " yaşayabiliyorum Anarşisttin bireyleşmiş yanından...

Geçenlerde İstanbul kokan bir arkadaş aradı: "Nasılsın? "diyerek " Hayırdır başına taş mı düştü? "dedim:

-Vapurdayım karşıya geçiyorum, yanımızdan geçen geminin bandırasında " Albatros " yazıyordu, usuma düştün;" İyi misin" dedi...

 

Senden sonrasına bundan dolayıdır ki daha bir sıkı sarıldım. Hopa'dan,Cebelitarık boğazına kadar gezerken, kıyı kentlerinde beş on günlük misafirliklerde bir iz bırakıp, başka kentlerdeki görmediğim insanların yüzlerini özledim ve gittim...

Ya sen: Aynı yerdesin yine, aynı evde oturuyor, aynı işe gidiyor, aynı rutini yaşıyorsun... Belki bir zaman kemiklerimi kırmak istercesine sarıldığın o an düşüyor usuna. " İnsanın birtek kendine yalanı olmaz! " Kocaman bir yaşamı sundun ayrımında olmadan, metasal değerlerin ötesinde kendime ait aidiyetlerin sofrasına saldın; olumluluğunun bu boyutuyla bir güzel yanını daha katarak.. Seni yaşamımın Milat noktasına koyup senin umduğundan bile fazla sevdim...Ya sen: Zaman post modern aşkların yüzeyselliğinde alışkanlık katıyor ezberletilmiş yaşamlara.. Sıradışı aşklarda ki damıtılmış sevdalar ağır bir ivmeyle yol alıyor zamandan...Cinsellik ve gereksinim: İnsanı kendine yabancılaştıran o gudubet." Kapitalizm "

 

 

O zaman seni anlamak gibi bir kaygım yoktu şimdi çevremde birliktelik kurmak isteyen sairleri gördükçe seni anlayabiliyorum ama sığınılacak liman olmadın hiç bir zaman; Sadece saçlarını rüzgarda savuran özgür düş zamanlarına göç etmiş sevda masalıydın...

Şimdi sıcaktır İstanbul. Yaşadığın semtlerden biraz daha eksilerek ayrıldığım bu kent, sabah sularında yüzünü yıkardır güzelliğinin, mutlusundur umudunu bilemem...

Ama bilirim ki sen yinede çay bahçelerinde ya da ona yakın mekanlarda yudumluyorsundur çayını: " Bir tanede benim için iç! " Bu sıradan adam, sırasını bekleyen zamanlarda yine savar sırasını kimbilir.

Bu mevsim de Heybeliada'nın tam ortasından batardır güneş, belki prenses plajına gidip, bir ufak takılıp, batan grubun ardından, keyfe keder bir gecede selam salarsın İstanbul'a...

İnsan nedir ki çoğu zaman; güzel yaşanan günlerin özleminde kendi gerçeğinde soluk alıp verirken. Hadi bir parça İstanbul'da benim için soluklan; Yorgun ve terli emek sarfettiğin bir günün ardından gece kordona çıkıp, balıkçı teknelerinin fat fatlarında; Adalardan, Bodrum koylarına bir soluk İstanbul getir imbat yelinde bir serinlik, bıraktığım İstanbulun kirlenmemiş gözelerinden...Bir pazar sabahı erkenden kalkıp daha yeni demini almış bir çay bahçesinde yudum yudum duyumsa hayatın anlamını, rakıyı bir başka bahara bırakarak...

 

Henüz doğmamıştır gece, sokak lambaları yanar yine de karanlığa alışkın olmayan gözlerin ürküsünü aydınlatarak..

B

en ne yazarsam yazayım, anlayabildiğin kadarını anlayacağının ötesine geçmezse de hayat; Agaçlara su vermeyi unutma sakın! Dosta selam vermeyi; yüreğe sevda koymayı... Sıcak yaz atığı zamanlardan sıyrılan, çöl iklimlerine gebe, mevsimsiz bir hayat yaşanılan! "Gülüm!" Serin tutma yüreğini, Mavi sulardan iyot çalan sevdalı hırsız, ağaca can veren su misali...Ömür dediğin nedir ki; " Can soluğuna gizlenen su çürüğünden başka..."
Yani demem o ki: İnsan " Suya iz bıraktığı kadar insan!" ne kadar akıntı bir yerlere doğru sürüklese de bir su çatımına denk düşen zamanı mutlaka olacak hayatın bir yerlerinde...
" Her mutluluk,başka bir mutsuzluğun gölge ağacıdır, yaşamaksa apayrı bir sanat... Ekmek, emek, sevda, su gibi apayrı...
Ürkü sevgiyi bastırıyorsa eğer; Deniz suyunda buğdaya başak verdiremez. Bundandır ki incitmek istemedim seni, sessizce çıkıverdim hayatından... Belkisi olmayan bir gerçekte; zamansız bir sevişme sanatının korkaklığından sıyrılıp, mahir bir bir usta gibi bedensel nakış dokumak bir zamanlıktı ve harami bir sevişgenlikte sabahı doğurturken yorgunlamıştık.eksilen bir yan katarak yeni güne...
Teninin dokularında balıkların denizi saran o mayhoş kokusu olmalı mıydı? O kokuyu hiç duydun mu? " Bilmiyorum. " Müthiş keyif verici; İyot kokusuna karışan bir duman çökerdi suyun üstüne, bakakalırdım sımsıcak Maviye; Ana kucağına koşan çocuklar gibi gülerdim. Kybele bile görse kıskanırdı bu manzarayı....
üşündükçe açıyordum kendimi, düşündükçe aşıyordum. Sabah salıncağında, Güneşi seyredişin az birşey miydi ki bu evrenin durduğun merkezinde...
Henüz yeni bitmişti denizle kavgamız, sabahın şafağında gün uyanırken belki otobüste, belki serviste, belki yanında akşamdan kalan biri ya da yalnız bir uyanış hazırlığındaydın. Kahvaltı yaparken düştün usuma bunca yıldan sonra, sanki Mayın tarlasında unutulmuş bir Mayının toprağında büyüyen ilk yaz çiçeğiydin.Toprak aşımı zamanlardan gelip, Boğazdan geçerek kokunu düşürmüştün Dip Karpas burnuna; Patlamayı ben bile duymadım, çayın tadında bir acılık, peynirin tadında bir ekşimeklik, öylesine çok istedimki ait olduğum yere dönmeyi, lakin ait olduğum yer yoktu...
slılar, Dilekler çıktı karşıma; " Senden sonrasından hiç korkmadım.çünkü korku: Bir düş dizininde, gerçek olan umudun önünde duran kocaman bir engeldi...
Yarım bırakılmak istenmeyen gerçeğin acıtan yanında sarhoş olmak; " Hepiniz küçük burjuva orospu çocuklarısınız! " diyebilmek, benim için:yarım bıraktırılmış sızılgan bir öfkenin öyküsünden süzülen çelikten kelimeler olsa da senin için anlamı bendim...

8/4/2008 | Kategori: Roman | Yorum (2) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Habersiz Düş şiirleri

 

Vapur serhoşluğunda yakasını iliklediğimiz sevdaların
Firari düşlerinde kavuştuğumuz sevgili
Kalabalıkların uğultusunda dönen başım
Dokunamazdım mavi düğmelerine
İliklerinden sıyırıp sabahını

Sessizce seyre dalardım
Bir yakadan üç yakaya geçişlerde
Ayrılmasın isterdim soluğun

Susardım
Kasıkları kesen işkenceci sabahlarında

Senki!
Eşitlenmiş sabahlara uyanacağımız
Yoksul düşlerimizi yarım bıraktıran
Ağır bedelli sevda durağıydın...

Seyre doyumsuz coğrafyanın
Piyerloti'den serzenişinde
Tüm zamanların omurgalı duruşu
Nedametlerini kör bıçakta bileyen
Öfkem
Satır aralarına gizlenen isyan
Emeğin sevdaya katık olacağı güne bakar
Susardım

Tophaneden cihangire uzanan basamaklarda
Orospu pezevenk karışımı uğultular
Balık ekmek sefası karaköy rıhtımında
Son vapurunu beklerdim
Kadıköy rıhtımında isterik öpüşme seramonisinin

O zamandır ki;
Boğaz boğazlığını yapardı
Akyaka'dan esen deli mehmet rüzgarları
Islık çalardı asi bir öfkeye
Yangın olurdu
Susardım

Bir kifayetin vardı tarihin sayfalarında
Surlarına sakladığım savaşlar
Haçlı ordusundan osmanlı donanmasına
Kaybedilmiş işgal kentlerinin
kalıntılarına tuttuğum çetelem olurdu
Bilirdim

Dengeye eşitlenmiş sınıflar kavgasından uzak
Çalıyordu fabrikalarda siren sesleri
Sınırları kaldırılmış özgürlüğün
Esaretinde bıkkın yürüyüşler
On çaylarında sohbetleşirdik
Aynada aşık olduğu yüze bakan zehrayla

Herkes kendine aşıktı istanbul
Birbirinden kayıtsız yanyana yürüyüşler
Kendine aşık düşlerin
başkalarına özlemini saklıyordu ayak izlerinde

Saraçhanede saraç ismet
Ayakkabıdan insan çıkartırdı/ insandan da ayakkabı
Bir örs birde çekiç
İtaatkar
Çaresizliğin saçlarına tutunmak yerine
En onurlu mücadele işci olmak
İstanbul olmaktı kendince
Sabahlarından uyanıp geçen vapurlar
Haliç'e uğramasada bir hoş kırgınlık
Altın boynuzlarında gizlenmiş balat'ın
küreksiz bir sandalı salınırdı " Şarapcı Agop'un"
Senki
Gece/ Gölge ve sis


 

Uzaktasın
Yalnızlık hep aynı hikaye
Özlemek mi?
Titrek ölümlerin çaresizliğinde
uzun bekleyişler
sevda öykülerinin uzağında kalmışız
Ağlamasına tanık olduğumuz gecenin

Kulaklarından kan damlıyorken
Yunus solungaçlarında insan sesinin
Mutluluğunu yakalamışız
Gözyaşlarından üreyen deniz düşünün

Lacivert ölümler çekmişiz ağların göz etlerinden

Hayat mı?
Ey sevginin koca gününden
yaratılmış korku düşleri
telefonda özlenen sesler
Uydu çağında
Bozuk kırkbeşlikler gibi cızırdamakta
Salyangoz sığınaklarında gece üşümelerinin

Belki bilmezdim
Ağlayan yunusun gözyaşlarında sevinç taşıdığını
Sevda tacirlerinin seslerinden dinlerdim
Bit pazarı gülüşlerini

kocaman bir mavide
Gamsız kasavetsiz horon tepiyor
Aykırı sularda fırtına geçişleri

Uzaktasın
Ada'ya bakarsın dağlar
Mavi tene giydirmiş ormanların omurgasından
onura duran kavgadır yaşamak

Önemli mi nerde olduğun
Uzaktasın ya
Özlemek mi sevgili

Zamansız süzülen kuşun kanadında
yorgunlamış sıradan hikayeler
uçurmalık umutlar saklansada yarına

Sıcak iklimler kuşağında kuraklamış toprak
Bilinmeyen tarihlerin tufanında yok olacak
Kimbilir
İhanetlerin gölgesine sığınan hayat
Yunus yanığı tuz basacak gövdesine
Açılıp saçılıp yürüyecek güneş
O maviden bu maviye

Uzaktasın ve
Bütün kapılarını açtık hürriyetin...

 

İshak Konya

5/4/2008 | Kategori: deniz | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

sarıl düşlerine

E be çocuk!
    Gözlerinde menekşe
    Çocukluğun da mı kaldı  tahta cumbalı evler
    Çingene esma'nın kıvrak bedeninde  raksederken
    Hamiyet teyzenin  asmalı çiçekleri
    Adını unuttuğum zamanlar da mısın?
  
    Kumrular uğulduyor
    Yolculuk mu yine bilinmeyene
    Çağırmasan da gitmesem
   
    Sakın satma  sevdaya atanlara
    Bu yakalarda
    Ak bulutlar kaplı gökyüzü
    Yeşile boyanmış odalardayım
     Maviye yasladım yüreğimi
     Yıldızlar kaydırıyorum hayata dair...
     
       Anla çocuk!
     Ben olduğum zamanlardayım
     Belki 
     Aşinası olduğum mağazalar yok
     Aç kaldığım da çok
     Olsun be! varsın olsun...
     Özgürlük insana dair...

     Üstelik vatan bildiğim şehirlerde
     Otel parası bulmanın telaşına düşmüşken
      Utanmayı da utandırmışken
      Yine göründü yolculuk
      Hansız hamamsız sokaklara...

      Yedi tepeli bol kubbeli kentin yarınlarından
       Biraz umut serpiştirecek zaman
       Sayısı azalmış dostluklara...

       Özlemedim deme sakın suna boyluyu
       Kaçamak düşlerde firari
       Farketmez olmasa da paran
       Rumeli fenerinde laz türküleri...
   
       Sakın uğrama  düş yitimlerine
       Olmasa da düşlerin
       Olur mu çocuk?
       Masal kahramanlarını yarat
       Kırmızılarla donat
       Savur
       Maviye aşık beyaz bulutlara...

      Güneşini kapatanalrını sil düşlerinden
      Bir bakarsın
      Hiç olmadık zamanlarda
      Çocuk aşklara yakalanır
      Hiç olmamış şeyler olur
      Hayat olursun...
      Bırak yalnızlığın sende kalsın
    
      " Sarıl düşlerine;"

 

ishak konya

5/4/2008 | Kategori: deniz | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

ben/ izi

Sen öncesiydin
Ben sonrası
Şaşkın kentlerde büyüyen aşkların
Dilimizde tutulmuşluk türküleri
Yangınlara bakan
Mavi düşler ülkesinde bırakmıştık
------------- kederlerimizi

Gergeften örme düğümlerinde
Köprü altlarında ruhumuza hükmeden
İsterik sevişme geçişmeleri
Maviler çalıyorduk bir benden bir senden

Uzatılmış ağlarımız da delice çırpınışlar
Sema direk adasında kar soğukları
Sıcak ve demli çaylarda
İlk yaz hırsızı güz türküleri

Sessizce süzülürdü kardelen
Gün ışığına düşen yüreğimizden

Üşürken
Sıcak iklimler geçerdi
Kırlangıç mevsimlerinden
Bilmezdik kifayetsizliğini sorgucu yaşamların

Kıyılar uzak
Bir gölgelik yalnızlık
Ten dokunuşlarındaki özlem
Kimbilir
Belki de yarınlık

Yarından sonraki deniz
Uçurulmuş özgürlük
Mısır saçlarında
Hüzün güzeli aydınlık...

Güz zamanlarında
Yaprak dökümlerini tutulmuşuz
Karayel karşılasında horon
Bir varmışız bir yok olmuşuz

Bir vakit zaman çalmış eşkiya
Vakitsiz aşklara yakalanmışız

Ardına kesik kırlagıç fırtınası
Göçer obalarda yayla kızından kalma öyküler
Bütün aşklarda ne de yarım yaşamışız
Yakaladığımız bıçak sırtı gecelerde hayat
Filiz kıran düşlerimize ne de çabuk
Karşılama kaşık çalmışız.

Sular çekilirken denizlerden
Durgun sularda fırtına koparan
Ben/izi kalmalı yüzümüzde

Öldüren yok edimlere tanık
Toprak ve güneş
Yıldızlar çekilirken sessizliğinden
Ölü balıklara masal anlatmak istermiydik
??????????????

Toprağın yüzü
Güneş kurusu, ana teni
Kokusuna dursak
Sızlar burnu direğimizin...


5/4/2008 | Kategori: deniz | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

benden vazgeçemezsin

Sen
Benden Vazgeçemezsin
Damsız bir dünya’da
Gezdiğim kentler kadar azığım
Sağanak yağmur mevsimlerinde
Islanmış çocuk yüzündeki
Nedensiz soru işaretlerim...

Özgür düş denizlerinde
Bilinmez kimliğinim senin

Sen
Benden vazgeçemezsin
sofrandaki katık
Usulca yakalarken
Gece sesinde tene düşen sevişmeleri
Sabah kahvaltılarında bekleyiş
Öğle sıcağında
Temmuz sıcağından beter olur gülüşlerin..
Dalgın bakışlarında takılmış hüzün
Sen benden vaçgeçemezsin
Benim senden vaçgeçmediğim gibi...

 

 

ishak konya

5/4/2008 | Kategori: deniz | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Gün Kaçıkları

Hapishanelerde bitirdiler bütün zamanları
Kadın
Demir parmaklıklar arasında
Erkek
parmaklarının arasında

Arastalarda kalmış oyma taştan duvarlar
Hayat
Su akışı çağlalarda ses verdi
Güvercin kanadı iletilere...

Yaşanmayan aşkları güvercinlerde mahpusladı
Kadın ve erkek.

Kadın yüzünü suya döndü ve konuştu
Seni seviyorum.

Erkek rakı bardağında balık" mayışık"
Seni seviyorum

Dibi görünen duvar ötesinde
Talaş meyhanelerin mecnun sakisinin
Aslan sütlü sevdasıydı saklı kalan...

İsimler önemini yitirmiş bir zaman
Ha Ahmet/ Ha hüseyin/ ha mehmet
O nu
Sevdalanandan saydı hayat
Diğeri de
Ha fatma/ Ha ayşe/ ha sen
Seni de zaman içi aşklarda mahpusladı hayat..

Yaşanılanın yaşanmakta olanın
Hiç mi hiç önemsiz olmadığı zamanlarda
Dibe vurdu saki dem aşk tortuları

Kadın, erkeğe dedi:
Ben seni seviyorum da sevemiyorum.
Erkek kadına dedi:
Ben de seni seviyorum da sevemiyorum

Sakinin kaldırdığı kadeh
Hangi aşkın şerefineyse
Bir dikişte avuçladı dibini
---------------- Dünya’nın
Gözlerinde gün doğurtumu aydınlık

İyicene bak avuçlarıma
Kandan kına yürek
Usulcacık git burdan

Denizde ki balığın yumurtasında yavrula
Yeşildeki çayın tohuma durmasında

İnsanlar duvarlar yaşanılan hayat
Mavi suların aylasından bakıp durmakta
Bu hayat hiç yakışmamakta sana

 

 ishak konya

5/4/2008 | Kategori: deniz | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Sığınmacı sevdalarda Hürriyet

Yosun kokuyor ellerin
    Yıka/ saçların gürleşsin
    Tuz kokuyor tenin
     Gel
    Çorbama katık yapayım...
    Sensiz kahvaltılar
   Acı soğan kokar sevdiğim
 
   Zeytin karası sofralarda
   Umut güvercin
   Uç uçabildiğin kadar
 
   Sönüme meydan okuyuşun
  En belirgin olanı gülmek midir?
  Usa vurmuş zamanlarda
  yürüyüşün en anlamlısı
  koşarcasına gidilen midir?
 
  Gülümse dalgaların beyaz köpüklerine
  umman'a düş
  İçinde balık ol
  Kristal kürelerde  kırmızıdan
  ..................... can şarapları
  Doğduğuın zaman bu zaman             
  ....................... Öz geçmişin

  Yalnızlık notları düşür
  Çiçekli peçetelerdeki aşk dermelerine
  Pasaj kapılarında insan süprüntüleri...

  Mavi düşü yorulmuş
  Işık huzmelerinde
  Gelecek geçmişten çalıyor...
  Kulak zarların patlamış
  kan sızıyor yüreğinden
  Kaç fersah derinliğindesin dünya'nın
  Yine de şarkı söylüyorsun...
 
 Varsay ki;
 Rüzgar esmeye başladı bir ince poyraz
 Kızıla kesti grup/ kızılcık şurubu
 Çıkardık
 Topraklarında gömülü kalan baltalarını
 Eylül ayaklarından devrim fırtınalarının
 Caddeler/ varoşlar/ fabrikalar/ üniversiteler
 Adımlayışındalar  kızıl güneşin...

 insan yığınları,
 Hazan öncesi gömülü hazineyi buldular
 Diyalektiğin sınıfsal çelişkisinde...
 
 Varsay ki;
  Devrim duruşu ayakta yürekler
  Saliselik tik tak zamanlarda
  ........................ Umut
  ...........................  Direnç
  ..............................Sevda
  ................................Tutku
  ...................................Aşk!..
  Bireyselliğin özgür kalışından uzak
  Toplumsal adımlayışlarda Kainat'ı
  Tanrısal kulluğun itaatkarlığından uzak
  Eski ahit'le Yeni ahit arasındaki  Gidişlerin...

  Bütün yorgunlukların dingin anası;
  Üzüm eziği şarap kıvamında serhoşlamış
  Duruşumuzdan arta kalan zamanları...

ishak konya

Yorum (1) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

<Önceki Yazılar |